‘Atatürk’ etiketi

Bayram Töreni

Eskiden milli bayramlarda şehirlerde, kasabalarda geçit törenleri yapılırdı. İzmir’de de ilk ve orta dereceli okullar önceden hazırlanır, bayrak taşıyacaklar, trampetçiler, izciler ve diğer formalılar için yürüyüş düzenleri belirlenir, provalar yapılırdı. Bayram günü sabahı sırayla tüm öğrenciler Atatürk Heykeli meydanında yerlerini alır ve Kordon boyunda yapılacak geçit töreni için heyecanlı bekleyiş başlardı. Hoparlörlerden Atatürk’ün sesi yayılır, ardından marşlar eşliğinde tören yürüyüşü başlardı.  Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar… İzmir marşı… coşku ile söylenirken yol kenarlarında toplanmış kalabalıklar aynı coşkuyla eşlik ederlerdi. Gaziler, şehit torunları buruk bir gururla büyük taarruz anılarını canlandırırlar, İstiklal Savaşı kahramanları, cefakâr kadınlar, askerler, saygı ile yâd edilirdi. Tarifi zor bir coşku ve sevinç dalgası herkesi sarardı!

Bu vatana sahip olmanın gururu ile tazelenen heyecan akşama dek sürerdi. Kapı önlerinde akşam sefaları açıp kokuları havaya karıştığı vakit sıra fener alayına gelir, gençler ellerinde meşaleler alay alay karanlığı yararak ilerlerdi.

Bugün de unutulmasın bu topraklarda kazanılmış zaferler, anılar bayramlarla tazelensin, unutulmasın geçmiş, çocuklara bayram havasını yaşatalım, İstiklal Savaşı’nı öğretelim, tarihimizi bilerek, sayarak vatan sevgisi ile büyüsünler.

Haydi gençler ne zorluklarla kazanılmış cumhuriyetimiz size emanet. Meşaleleri bırakmayın!

 

Duygu Bruce

29 Ağustos 2018

 

Hey Gidi İğde Ağacı Neredesin?

Atatürk’ün küçük bir iğde ağacına gösterdiği ilgi ve sevginin hikayesi, bugün nereden nereye geldiğimiz hakkında ne çok şey söylüyor bize …  Bir ulusun kaderine etki eden kişinin tabiata – çelimli olsa da olmasa da- insana ve toprağa verdiği değeri anlatan anlamlı bir anı.

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları yazıyor:

1937 yılının bahar mevsimi idi. Gazi Orman Çiftliği’ne, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk. Çiftliğin o parçası meyve bahçesi haline konulmuş, fidanlar sıra sıra dikilmişti. Şimdi gölgeliği ve bol yeşilliği ile çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçların sıralandığı, yaz mevsiminde dahi pek gölgesi olmayan bir yerdi.

Atatürk, bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu. Şimdi uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yol kenarlarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı. Atatürk birden şoföre,

-‘Dur’ diye bağırdı. Yere indiği vakit orada olanlara:

-‘Burada bir iğde ağacı vardı, o nerede?’ diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Çünkü orada çalışanlar, yenilerini dikmekle meşgul idiler.

Atatürk’ün biraz evvelki neşesi kalmamıştı.

Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu. Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.

-‘İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı’ diyordu.    Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti. Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkartmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda olanlara sorular sordu. Kimse bu küçücük ağaca ne olduğu hakkında bir haber veremedi.

Atatürk bu önemsiz gibi görünen işten üzüntü duymuştu. Uyarılarda bulundu, emirler verdi, eski ağaçlar da korunacak ve bakılacaktı.

Çünkü o yeşilliğin hasretini, İstiklal Savaşı boyunca çok çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden, birkaç büyük karakavak ağacının bulunması idi. Onların rüzgârlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.

O gün, çiftlik dönüşü uzun boylu ağaçlardan bahsetti. Tabiatın bu varlığı, insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki, toprağı verimli kılarlar. İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.

Bunun üzerine tartışma konumuz, şu yola dökülmüştü. ‘Coğrafi yöre mi insanlar üzerine tesir yapar, yoksa insanlar mı o yöreye hâkim olurlar?’

Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu.

Ben, tarihi örneklere dayanarak diyordum ki, ‘tabiat büsbütün kısır olursa insan kuvveti ona tesir yapamaz.’ Atatürk ise, insan zekâsının her şeye yapabileceğini, tabiata da son derecede hâkim olabileceği kanısındaydı. Nihayet şu neticeyi, kabul ediyorduk:

-‘İnsan bütün tarih boyunca, tabiatın bazen esiri, bazen de hâkimi olmuş ve bu hal insan topluluklarının medeniyette ilerlemeleriyle paralel olarak gelişmiştir.’

1919 yılında Atatürk Ankara’yı pek az ağaçlı bulmuştu. Bu pek az olanlar birer delildi ki, onlar gibileri çoğalabilir ve daha pek çok yetiştirilebilirdi.

O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi kendisine ideal edinmişti. Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin gerçekleşmesindeki zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.

Atatürk, son hastalık günlerini, ağaç ve orman hasreti içinde tamamladı. Ormanlık ve yeşillik dağ manzarasını gösteren bir tablo O’na, maddi ıstırapları içinde hayal dahi kurmayı sağlamıştı.

İşte bundan dolayıdır ki, Eskişehir’in Sündiken ve İstanbul’un Alemdağ Ormanları’nda, kendisine nekahat devri için tanzim edilecek ve oturabilecek yerler arandı.

Bu isteğini yerine getirmek nasip olmadı. Çünkü o büyük insanın ömrü, 10 Kasım 1938’de bitmişti.

Atatürk’ün bütün bu isteklerini hatırladıkça O’nun Anıtkabri’nin bol ağaçlarla çevrilmesini ve onlar arasında ebedi uykusunu uyumasını ne kadar gönülden arzu ediyorum.

Ulus Gazetesi, 10.XI.1947

Kaynak: Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1981, s. 177–179. Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

Yürekli Kadınların Gerçek Kahramanlık Hikayeleri ve Bugüne Dersler

Bazı kadınların içinde bir pehlivan gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Madem ki burası bizim vatanımız, biz de bu vatanın olmalıyız.”

Milli Mücadele’de Türk kadınlarının kağnılarla cepheye silah taşıdığını öğrenmiştik tarih kitaplarında. Ama genç yaşlarında 300 kişilik müfrezelere öncülük etmiş, kuvay-i milliye çetelerine liderlik etmiş, ve cephelerde kahramanca savaşmış kadınların çarpıcı hikayelerinin detaylarını bilmiyordum.  Bu gerçek yaşam hikayelerini araştırırken gördüm ki her birinden ibret alınacak ne kadar çok şey var bugün. Bu yazıda yer verilenler yaşanmış bu hikayelerden sadece birkaç örnek ve vatan uğruna yaptıklarının birkaç satıra sığdırılmış kısa özeti.

Adile Onbaşı

1870 de Tarsus’ta doğdu, Çukurova’nın Fransız işgalinden kurtulması için 1919 da Kuvay-i Milliye’ye katıldı, her muharebede ön safta erkeklerle beraber savaştı.

Binbaşı Ayşe

İzmir işgalinde 800 civarında atlıyı toplayarak dağa çekilen Binbaşı Ayşe, Salihli, Demirci, Gördes ve Aydın cephelerinde savaştı. Sakarya savaşında, mermi ateşinde kalarak yaralandı. Yedi yaşındaki kızını bırakarak günlerce dinlenmeden cephede savaştığı ve takım çavuşu olduğu biliniyor.

Çete Ayşe

Aydın’ın kurtuluşu için bölge kadınlarına cephede öncülük etti, Yunanlılara karşı savaştı. Atatürk’ün önerisi ile TBMM tarafından kırmızı şeritli İstiklal madalyasına layık görüldü. Şu sözüyle bilinir: “Bazı kadınların içinde bir pehlivan gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Madem ki burası bizim vatanımız, biz de bu vatanın olmalıyız.”

Gördesli Makbule

Makbule Hanım, küçük yaşta at binmeyi ve silah kullanmayı babasının Gördes’teki büyük çiftliğinde öğrendi. Kocası Halil Efe ile Sındırgı, Bigadiç ve yöresinde Kuvay-i Milliye emrinde Yunanlılara karşı çete savaşlarına katıldı. Herkesi cesaretlendirir, tehlike anında eline silahına ilk o götürürdü. Kocayayla’da ön safta savaşırken şehit olduğunda 21 yaşındaydı.

Kılavuz Hatice

Adana’da gece karanlığında gözünü kırpmadan Fransızlara sözde kılavuzluk ederek onları Kurt Boğazı’na götürdü ve orada pusuya düşürdü. Boğazda hazır bekleyen Türk askeri onlara taarruza geçti ve Fransızlar esir düştüler.

Hafız Selman

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularındandı. Varlıklı bir aileye mensuptu. Askerlere kazak, fanila, çorap ördürür, erzakla bir cepheye gönderirdi. Atatürk ve askerlerini konağında ağırladığı söylenir.

Satı Kadın

1890 doğumlu Satı Kadın (Hatı Çırpan), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın milletvekillerindendir. Çiftçilik ve babasının ardından köy muhtarlığı yapmış beş çocuklu bir köylü kadındı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra 1933’ te Ankara milletvekili olarak seçildi, 1939 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Kara Fatma

Milli Mücadele’nin kahraman kadınlarından Kara Fatma, orduda çavuş rütbesi aldı ve Milli Müfreze Komutanı olarak batı cephesinde görev aldı. 300 kişiyi aşan birliğiyle 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde askeriyle birlikte destanlar yazdırdı. Milli Mücadele’den sonra üsteğmen rütbesi ile emekli edildi ve kendisine maaş bağlandı. Ancak kendisi, maaşını Kızılay’a bağışladı.

Nene Hatun

Erzurum’lu Nene Hatun, yirmili yaşlarında iken, iki küçük çocuğunu, “Sizi bana Allah verdi, ben de O’na emanet ediyorum” diyerek evde bırakır ve şehit olan ağabeyinin tüfeğini alarak Ruslara karşı savaşmak için cepheye gider. Nene Hatun Ruslar o bölgeyi terk edene kadar cephede savaştı, cephane taşıdı, hemşirelik yaptı, su dağıttı. Kahramanlıkları destan oldu.

Onbaşı Nezahat

Annesinin ölümü üzerine 8 yaşındayken babasıyla Çanakkale Savaş’ında yer aldı. O yaşta  silah kullanmayı öğrendi ve çarpışmalara girdi. 12 yaşında kendisine onbaşı rütbesi verildikten sonra I. ve II. İnönü savaşlarına katıldı. Cephede Atatürk ve İnönü ile beraber bulundu. Kurmay unvanına layık görüldü. Atatürk’ün yaveriyle evlendi ve sürekli Atatürk’ün yanında yer aldı.

Şerife Bacı

Milli Mücadele’de tüm eli silah tutanların cephede olduğu sırada, İnebolu’dan Ankara’ya ulaştırılması gereken cephaneyi taşıyan kadın ve yaşlı erkeklerin öncüsü olan Şerife Bacı, sırtında çocuğu önünde kağnısı ile konvoyun başında giderken çocuğunu korumak uğruna donarak yirmisinde şehit oldu.

Tayyar Rahmiye

Akdeniz’in Raziyeler köyündendi ve bağlı olduğu Osmaniye yöresi işgal edilince, Fransızlarla muharebeye kendi müfrezesiyle girdi. Görevi, keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı. Osmaniye’deki demiryolu tünelini patlatarak düşmanın cephane ikmalini durdurdu. Siperinden çıkıp şehit düşen askerleri sırtında kendi bölgelerine getirmesiyle “uçan” anlamındaki “tayyar” lakabını aldı. Fransız karargahına düzenlenen saldırıda askerlerin tereddüt etmesi üzerine, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olarak yerlerde sürünmeye utanmıyor musunuz?” diyerek arkadaşlarını hücuma teşvik etti. Aynı muharebede iki arkadaşını korumak için öne atıldığı vakit şehit oldu.

Yaşanmış bu gerçek hikayeleri çocuklarımız da bilsin, bu insanlar, anılarımızda saygı ve minnetle saklı kalsınlar.

25 Ocak, 2017