Uçak Erzurum’a doğru alçalırken pencereden görünen tek renk beyaz. Yer, gök, uçsuz bucaksız beyazın içinde uzanıyor. Uzakta bir dizi çıplak kavak ağacının ince uzun karaltısı ve düzlüklerde birkaç dam seçiliyor.

Uçaktan inince bindiğimiz arabayı kullanan kişi gururla göstererek anlatıyor olimpik kayak atlama pistini, buz pateni sahasını, Atatürk Üniversitesi’ni ve uzakta görünen Palandöken dağının zirvesini.

Burhan Toprak’ın kitabında yazdığına göre Yunus Emre’nin bir mezarı da Palandöken’in eteklerinde bir köyde imiş.  Mezarın halâ varolduğunu öğrenince oraya nasıl gidilebileceğini sorduğumuzda, “Yol kardan kapalıdır, araba ancak bir yere kadar ulaşabilir” diyor arabayı kullanan Yakup. Yine de öğledensonra sonra bizi, arabasıyla oraya götürebileceğini söylüyor ve vakit geldiğinde  yola koyuluyoruz. Yolda, Yunus Emre’nin mezarı ile ilgili bilinen yöre hikayelerini anlatıyor Yakup:

Yunus Emre ölünce, Anadolu’nun yedi ilinin ileri gelenlerinin her biri  Yunus Emre’yi kendi ilinde yapacağı mezara götürmek istemiş. Israrlı tartışmaların sonunda bakmışlar ki Yunus’un yedi tane meftâsı var! İşte bunlardan biri de Palandöken’in bir yamacındaki Tuzcular köyüne nasip olmuş.

Yarım saatlik araba yolculuğundan sonra köye varıyoruz. Mezara yaklaşınca görünen, dörtbir yanı açık sade basit bir alan, ve üzerinde 1930larda yapılmış küçük bir kubbe. Yerde de düz ve küçücük bir taş. Kubbenin her yanı açık olduğundan yerdeki taşın üzerine rüzgarın savurduğu karlar birikmiş. Karın üzeri kuşların ayak izleriyle dolu, belli ki orada toplanıyorlar. Biraz ileride karın ve buzun arasında kendine yol bulmuş akan derenin sesi geliyor. Karşıdan görünen Tuzcular köyünde tek tük ışıklar yanmaya başlıyor. Palandöken’in tepelerinde, alçalan güneşin son ışıkları vuruyor yamaçlara. Büyüleyici bir yer, sanki zaman durmuş gibi, biz de öylece duruyoruz. Zaman, an, mekan, kubbe, Yunus Emre, kar, sessizlik, sonsuzluk içinde…


 

Yakup : “Akşam indi, yola doğru yürümeye başlayalım” diyor. Derin karda gelirken bıraktığımız aynı ayak izlerine gömülerek arabaya geri dönmeye başlıyoruz.

Buralarda çok evliya var. Maksut Efendi, Pir Ali, Nene Hatun…Bir de Terzi Baba var. Geçen kardeşimi askere götürürken ailecek onu ziyaret ettik. İyi geliyor, insanın nefesi açılıyor.

Anlatıyordu yol arkadaşımız memleketini, toprağı, yakınlarını, yöre insanını ve hayatın varlıklarını, yokluklarını… derin bir höşgörü vardı anlattıklarında, aynı Yunus Emre’nin mezarındaki küçük tahta levhada yazdığı gibiydi:

Yaradılanı hoşgör
Yaradandan ötürü

İçten gelen sadık bir sevgiyle : “Baharda çok güzel olur buralar” diyor Yakup. Nasıl bir bağlılık bu … devirler dönüyor, medeniyetler geçiyor, üzerinde savaşlar oluyor, gençler ölüyor ama Anadolu toprağında hoşgörü, cömertlik ve bereket yaşamaya devam ediyor, herşeye rağmen..umudumuz devam ediyor.

Köyden ayrılırken Yunus Emre’nin ilahisi rüzgara karşıyor[1]:

Göz Açıp Yummuş Gibi

Geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir, şol göz açıp yummuş gibi
İşbu söze Hak tanıktır, bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide, kafesten kuş uçmuş gibi
Miskin âdem oğlanını, benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter, yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye, yanar içim, göyner özüm
Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi
Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele, hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise, bir eskice verdin ise
Yarın anda karşı gele, hulle donun biçmiş gibi
Yunus Emre, bu dünyada, iki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola, âb-ı hayat içmiş gibi

Duygu Bruce
8 Şubat, 2016

Not: Yazıda kullanılan isim, kişinin gerçek ismi değildir.

[1] Burhan Toprak, Yunus Emre Divanı, s. 101. İnkilap ve Aka Basımevi, 1984. Istanbul.

Yorumlar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.