Memleketimi Seviyorum

Memleketimi seviyorum :
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Memleketim :
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş :
dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum.Memleketim :
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak
söğüt
ve kırmızı toprak.Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu’nun Abant gölünde yüzer.
Memleketim :
Ankara ovasında keçiler :kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun’un.
Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin
incir
kavun
ve renk renk
salkım salkım üzümler
ve sonra karasaban
ve sonra kara sığır
ve sonra : ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır,
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir…
 

Nazım Hikmet Ran

6 Mart 2017

Fotoğraf: Kenan Gürbüz

 

Çekirdek, Hareket ve Zarafet

II. Dünya Savaşı kahramanlık hikayelerinden bir tanesi de gizemli, yüreklendirici, heyecan verici yönleriyle Fransız Direnişi. “Direniş” zaten çok anlam yüklü bir kelime, psikolojide, sosyolojide, tarihte, biyolojide, tıpta….her alanda insanın deneyimlediği bir durum. Tarihe geçen Fransız Direnişi’ni unutulmaz kılan sebepler arasında yeraltında oluşu, topsuz tüfeksiz bir avuç insanın bir araya gelip bir ulusal bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar sürdürmesi, dayanışmaları, haberleşme yöntemleri ve tüm matematik hesaplarına aykırı olan beklenmedik bir zaferi masallardaki gibi kazanmaları olabilir. Savaş hikayelerini okurken, ya da filmlerini seyrederken bunlar gerçekten oldu mu, neydi zulüm ya da işgal altında yaşayan insanlara direnme gücünü veren, günlerce yerin altında ya da karanlık hücrelerde yaşamlarını devam ettiren bu güç neydi sorusu da ister istemez insanın aklına takılıyor.

Bir toplum üzerinde kurulan zülüm ve işgalci baskıya karşı “vatanın ve insanlık onurunun kurtarılması adına verilen savaşlar toplamı” olarak tanımlar direnişi Henri Michel. Bu tanıma göre direniş, işgalci güçlere ve de hükümetin meşruiyetine karşı eylemlerde bulunmak için öğütlenen sivil toplum gruplarını kapsar. Eylemler, işgalcilere karşı silahlı çete savaşları yapmak ya da gruplar halinde yayılarak büyüyen ortak amaçlı sivil hareketler şeklinde olur. Hitler’in işgali altındaki Fransa’da olduğu gibi, özgürlüklerin kısıtlı ve tehlikenin büyük olduğu koşullarda görünmez ve gizli kalarak faaliyetlerini şehirlerde ve kırsal bölgelerde gönüllü ekipler ve destekçilerin iş birliğiyle sürdürür Fransız yeraltı direnişçileri. Tıpkı istiklal savaşına hazırlanan Kuvayi Milliye cepheleri gibi.

Tarihçiler, “direniş”i herhangi bir dogma, siyasi birlik veya ideolojiye mal etmez, dünya tarihinde öne çıkan direnişçilerin mücadele amacının siyaset yapmak değil, ülkeyi, ulusal bağımsızlığı ve hem insani hem vatandaşlık haklarını korumak uğruna olduğunu belirtirler. Direniş, psikolojik açıdan ise, utanca karşı, kimliğinden ve geçmişinden uzaklaştırılmaya karşı, taşıdığı öz değerlerinin yok oluşuna ve dıştan gelen çeşitli zararlara karşı organizmanın- bireyin yaşama içgüdüsüyle verdiği korunma tepkisidir.

Fransa örneğinde, Nazilere ve onlarla anlaşma yapan Vichy hükümetine karşı kurulan direniş örgütlerine toplumun her kesiminden katılan kadın erkek –akademisyenler, öğrenciler, yazar çizerler, göçmenler, aristokratlar, Katolik rahipler –vb bulunur, amaçları aynıdır: baskıdan bağımsız, insanca hür ve onurlu yaşamak. Ülkede bir yandan gerilla savaşları sürerken, diğer yandan yeraltında, çok sayıda istihbarat ağları kurulur, (sosyal medya kullanamasalar da) gazeteler basılır, dağıtılır ve sürekli iletişim halinde kalmayı başaran gruplar hem şehir hem kırsal, çeşitli coğrafi bölgelerde birlikte hareket ederler. Faaliyetlerinin çekirdeği ise 1870lerden beri var olan cumhuriyetlerine olan sadakat ve inançlarıdır. Bundan başka ne yeterli silahları ne de yiyecekleri vardır. Sayıları ise işgalcilerle boy ölçüşmekten çok uzaktadır. Hareketin öncüsü Charles de Gaulle, gizli yerdeki bir radyo frekansından direnişçilere şöyle seslenir:

Son söz söylendi mi? Tüm umutlar tükendi mi? Kaybetmek kesin mi? Hayır, inanın Hayır!

Bu düşünce ve inançları, 1944 de Fransızları amaçlarına ulaştırır. Tüm aksi beklentilere ve görünüşte imkânsız olan sayılara ve sürüp giden açlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanırlar. Bununla da kalmaz, direnişleri insanlık tarihine geçer: Birçok toplumsal harekete örnek olur, cesarete ihtiyacı olanları yüreklendirir, gayret ve niyetle, sadece ağızdan ağıza haberleşme ve doğru bilgilendirme usulüyle toplulukların nasıl şevkle harekete geçebileceğini gösterir. Direnişçiler, Kuvayı Milliyeciler, İstiklal savaşçıları, hepsinde ortak olan değerler vatan, bağımsızlık ve insanlık onuru uğruna mücadele etmektir. Vedat Türkali’nin dediği gibi “güçlük onurlu yürümekte”. İnsana daha da güç gelen ise umutsuzluğa düşüp bir adım dahi ileri yürümeden gelip geçene, olup bitene, kaybolup gidene öylece bakakalmak ve kendinin nereden geldiğini unutmak, geçmişsiz, kimliksiz, onursuz kalıvermek.

Oysa insan da ateşe su taşıyan arının umutla ve inançla dediği gibi “bir damla olsun taşıyorum ya, iyiliğe etkisi olur” der ve inancını harekete geçirirse işte o zaman “her şeye rağmen insan olmanın onurlu zarafetiyle yürüyorum” diyebilir.

Duygu Bruce

15 Şubat 2017

Fotoğraf: Roger Viollet, Getty Images

Kendine Değer Veren Çocuklar

Çocuklar, kimliklerine algıladıkları şekliyle değer verir ve bu değerlendirmeyi yaparken bazı ölçekler kullanırlar:

  • Yaptıklarımı beğeniyorum.
  • Bildiklerim “ben”im.
  • Hissettiklerim “ben”im.
  • Hatırladıklarım “ben”im.
  • Geçmişim “ben”im.
  • Sahip olduklarım “ben”im.
  • Düşündüğüm “ben’im”.

Çocuk, bu kimlik ölçeklerini belirlerken, anne babanın tutumunu temel model olarak alır –hem anne babanın kendi kendilerine biçtiği öz değeri hem de kendisine karşı tutumları, yargıları, vs. çocuğun öz değeri belirlemesinde örnek teşkil eder. Kendini, anne babasının gözünde gördüğü yansımadan öğrenmeye başlar, öz değeri de bu şekilde bebeklik döneminden itibaren oluşmaya başlar.

Öz değeri geliştirmek için yapılabileceklere  6 örnek:

  • 3 yaşından itibaren çocuğa evde kendi yapabileceği küçük işler vermek, böylece yapabileceğini, katkıda bulunduğunu ve sunacak “değerli” bir şeyi olduğunu görmesini sağlar.
  • Anne babanın, herhangi bir işte çocuğa yardım etmeye gönüllü olması, ergenlik çağına geldiğinde de ona yardım edebilme kapısını açık tutar; kritik dönemlerdeki öz güven kırılmalarına karşı besleyici destek olur.
  • Davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretirken suçlama yapmaktan kaçınmak, çocuğu hayatın denemeleri karşısında daha güçlü ve baş edebilecek kadar cesarete sahip kılar.
  • Seçme özgürlüğüne ve hayatına etki edebilecek güce ve iradeye sahip olduğunu gündelik basit uygulamalarla göstermek ona muhakeme ve kararlarında kendine güvenmeyi öğretir.
  • Rekabetçi ve cezalandıran eğitim, çocukta utanç, üzüntü, yetersizlik ve boşluk hislerine yol açar. Yerleşik korkuyla denemekten kaçınır. Kendine yeterince inanmaması ve değer vermemesi sonucunda türlü alanlarda olası başarıları da baştan kaybetmesine yol açar.
  • Okulda ise, kapasitesi oranında çabalamasını, çabanın değerli olduğu inancını beslemesini teşvik etmek yaptıklarını değerli kılar ve sonuç ne olursa olsun öz değerini kuvvetlendirir.

Sonuçta, kişinin kapasitesi oranında gerçekçi beklentiler oluşturması ve olumlu düşünceler besleyerek kendine telkinde bulunması olumlu hislere yol açar ve bu da çocuklarda öz güvenin gelişmesini ve istediklerini gerçekleştirmesini mümkün kılar. Yetişkin bir insan olma yolunda diğer niteliklerin gelişimini ve kendinden hoşnut olmanın mutluluğunu da beraberinde getirir.

Duygu Bruce

8 Şubat, 2016

Beebe, B. & Lachmann, F. (2002). Infant research and adult treatment. NJ: The Analytic Press Inc.

Sokrates’in Evi

Sokrates kendine bir ev yaptırmıştı.

Herkes bir tarafını kötüledi.

Kimi: “İçi güzel olmamış” diye çıkıştı;

Kimi de: “Fazlaca bayağı!” dedi.

Biri kalkıp cephesini tenkit ediyordu;

Ekserisi de: “Odaları küçük diyordu,

Dostlarını bunun neresine sığdıracak?”

Sokrates o zaman şöyle buyurdu:

“Evim sahici dostlarımı alacak ancak.”

 

Hakkı vardı Sokrates’in elbette

Evini bunlar için fazla geniş görmekte.

Dost diyip çıkıyoruz her rastladığımıza.

Bu adı herkese veriririz ama,

Dost ne kadar az bulunur gerçekte!

 

La Fontaine –Çeviri:Orhan Veli

30 Ocak, 2017

Yürekli Kadınların Gerçek Kahramanlık Hikayeleri ve Bugüne Dersler

Bazı kadınların içinde bir pehlivan gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Madem ki burası bizim vatanımız, biz de bu vatanın olmalıyız.”

Milli Mücadele’de Türk kadınlarının kağnılarla cepheye silah taşıdığını öğrenmiştik tarih kitaplarında. Ama genç yaşlarında 300 kişilik müfrezelere öncülük etmiş, kuvay-i milliye çetelerine liderlik etmiş, ve cephelerde kahramanca savaşmış kadınların çarpıcı hikayelerinin detaylarını bilmiyordum.  Bu gerçek yaşam hikayelerini araştırırken gördüm ki her birinden ibret alınacak ne kadar çok şey var bugün. Bu yazıda yer verilenler yaşanmış bu hikayelerden sadece birkaç örnek ve vatan uğruna yaptıklarının birkaç satıra sığdırılmış kısa özeti.

Adile Onbaşı

1870 de Tarsus’ta doğdu, Çukurova’nın Fransız işgalinden kurtulması için 1919 da Kuvay-i Milliye’ye katıldı, her muharebede ön safta erkeklerle beraber savaştı.

Binbaşı Ayşe

İzmir işgalinde 800 civarında atlıyı toplayarak dağa çekilen Binbaşı Ayşe, Salihli, Demirci, Gördes ve Aydın cephelerinde savaştı. Sakarya savaşında, mermi ateşinde kalarak yaralandı. Yedi yaşındaki kızını bırakarak günlerce dinlenmeden cephede savaştığı ve takım çavuşu olduğu biliniyor.

Çete Ayşe

Aydın’ın kurtuluşu için bölge kadınlarına cephede öncülük etti, Yunanlılara karşı savaştı. Atatürk’ün önerisi ile TBMM tarafından kırmızı şeritli İstiklal madalyasına layık görüldü. Şu sözüyle bilinir: “Bazı kadınların içinde bir pehlivan gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Madem ki burası bizim vatanımız, biz de bu vatanın olmalıyız.”

Gördesli Makbule

Makbule Hanım, küçük yaşta at binmeyi ve silah kullanmayı babasının Gördes’teki büyük çiftliğinde öğrendi. Kocası Halil Efe ile Sındırgı, Bigadiç ve yöresinde Kuvay-i Milliye emrinde Yunanlılara karşı çete savaşlarına katıldı. Herkesi cesaretlendirir, tehlike anında eline silahına ilk o götürürdü. Kocayayla’da ön safta savaşırken şehit olduğunda 21 yaşındaydı.

Kılavuz Hatice

Adana’da gece karanlığında gözünü kırpmadan Fransızlara sözde kılavuzluk ederek onları Kurt Boğazı’na götürdü ve orada pusuya düşürdü. Boğazda hazır bekleyen Türk askeri onlara taarruza geçti ve Fransızlar esir düştüler.

Hafız Selman

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularındandı. Varlıklı bir aileye mensuptu. Askerlere kazak, fanila, çorap ördürür, erzakla bir cepheye gönderirdi. Atatürk ve askerlerini konağında ağırladığı söylenir.

Satı Kadın

1890 doğumlu Satı Kadın (Hatı Çırpan), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın milletvekillerindendir. Çiftçilik ve babasının ardından köy muhtarlığı yapmış beş çocuklu bir köylü kadındı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra 1933’ te Ankara milletvekili olarak seçildi, 1939 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Kara Fatma

Milli Mücadele’nin kahraman kadınlarından Kara Fatma, orduda çavuş rütbesi aldı ve Milli Müfreze Komutanı olarak batı cephesinde görev aldı. 300 kişiyi aşan birliğiyle 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde askeriyle birlikte destanlar yazdırdı. Milli Mücadele’den sonra üsteğmen rütbesi ile emekli edildi ve kendisine maaş bağlandı. Ancak kendisi, maaşını Kızılay’a bağışladı.

Nene Hatun

Erzurum’lu Nene Hatun, yirmili yaşlarında iken, iki küçük çocuğunu, “Sizi bana Allah verdi, ben de O’na emanet ediyorum” diyerek evde bırakır ve şehit olan ağabeyinin tüfeğini alarak Ruslara karşı savaşmak için cepheye gider. Nene Hatun Ruslar o bölgeyi terk edene kadar cephede savaştı, cephane taşıdı, hemşirelik yaptı, su dağıttı. Kahramanlıkları destan oldu.

Onbaşı Nezahat

Annesinin ölümü üzerine 8 yaşındayken babasıyla Çanakkale Savaş’ında yer aldı. O yaşta  silah kullanmayı öğrendi ve çarpışmalara girdi. 12 yaşında kendisine onbaşı rütbesi verildikten sonra I. ve II. İnönü savaşlarına katıldı. Cephede Atatürk ve İnönü ile beraber bulundu. Kurmay unvanına layık görüldü. Atatürk’ün yaveriyle evlendi ve sürekli Atatürk’ün yanında yer aldı.

Şerife Bacı

Milli Mücadele’de tüm eli silah tutanların cephede olduğu sırada, İnebolu’dan Ankara’ya ulaştırılması gereken cephaneyi taşıyan kadın ve yaşlı erkeklerin öncüsü olan Şerife Bacı, sırtında çocuğu önünde kağnısı ile konvoyun başında giderken çocuğunu korumak uğruna donarak yirmisinde şehit oldu.

Tayyar Rahmiye

Akdeniz’in Raziyeler köyündendi ve bağlı olduğu Osmaniye yöresi işgal edilince, Fransızlarla muharebeye kendi müfrezesiyle girdi. Görevi, keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı. Osmaniye’deki demiryolu tünelini patlatarak düşmanın cephane ikmalini durdurdu. Siperinden çıkıp şehit düşen askerleri sırtında kendi bölgelerine getirmesiyle “uçan” anlamındaki “tayyar” lakabını aldı. Fransız karargahına düzenlenen saldırıda askerlerin tereddüt etmesi üzerine, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olarak yerlerde sürünmeye utanmıyor musunuz?” diyerek arkadaşlarını hücuma teşvik etti. Aynı muharebede iki arkadaşını korumak için öne atıldığı vakit şehit oldu.

Yaşanmış bu gerçek hikayeleri çocuklarımız da bilsin, bu insanlar, anılarımızda saygı ve minnetle saklı kalsınlar.

25 Ocak, 2017

Kaf Dağı’ndan Bir Masal ve Tekerlemesi

Bir varmış, hep varmış…

Bu bir masalmış,

Ama içimizden birileri bunu ille de yaşarmış,

Anlatan duymuş, okuyan şaşırmış,

Develer küsmüş, eşek yalvarmış,

Saksağan şakırdamış,

Leylek alkışlamış,

Masalcı amca kalkmış,

Bu masalı anlatmış,

Efendim masal derler, hayal de var içinde,

Dinleyene bir ders de var içinde,

Uzun zaman kısalır,

Herkes dersini alır.

Kafdağı’nın ardındaki memleketin birinde olur her olay.

Anlatmak zordur, dinlemek kolay,

Yollar aşılır, arpa boyudur.

Bir dere akar geçer de bir göle kavuşur.

Gözlerden uzakta olan bu gölde de üç tane balık yaşarmış. Birisi bilge, ikincisi yarı bilge üçüncüsü ise budalaymış. Oradan geçen biri bu balıkları gözüne kestirmiş. Hemen eve koşmuş oltasını ağını alıp gelmiş. Bu arada balıkçıyı gören balıklar da huzursuzlanmış. Aralarında en bilge olanı, hiç gecikmeden gölden ayrılmış dereye doğru yüzmüş. Yarı bilge olan balık oyalanmış, balıkçının oltasıyla döndüğünü görünce hemen suyun yüzüne çıkıp ölü numarası yapmış. Balıkçı da onu alıp, gölün dereyle kavuştuğu yere doğru geri atmış. Böylece bu balık da kurtulmuş. Ama üçüncü balık yakalanmış ve ölmüş.

Hikâyenin kahramanlarından en bilge olan balık öncülük yapmış. Gidilecek yolu aydınlatmış, göstermiş. Yarı bilge olan ise bilinç gözü tam seçemediği için bilgenin ışığından yarım yararlanarak yolunu bulmuş. Cahil olan üçüncüsü ise başıboş gezerken ne olan bitenin farkına varmış ne de gerçeğin ışığını ayırt edebilmiş. Nafile dolaşıp yaşamış ve sonunda bulunduğu karanlıktan körelmiş gözüyle ruhunu teslim etmiş.

Masal: Kelile ve Dimne’den, Tekerleme: Erdal Çakıcıoğlu

Dağlar ile Taşlar ile

Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni

Seherlerde kuşlar ile, çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mâhi ile, sahralarda ahû ile

Aptal olup, “Ya Hû” ile, çağırayım Mevlâm seni

Gökyüzünde İsa ile, Tûr dağında Musa ile

Elimde asâ ile, çağırayım Mevlâm seni

Derdi öküş Eyyup ile, gözü yaşlı Yakup ile

Ol Muhammed mahbub ile çağırayım Mevlâm seni

Harm ü şükrullah ile, vasf-ı Kulhüvallah ile

Daima zikrullah ile, çağırayım Mevlâm seni

Bilmişim dünya halini, terk ettim lıyl ü kalini

Baş açık, ayak yalın, çağırayım Mevlâm seni

Yunus okur diller ile, ol kumru bülbüller ile

Hakkı seven kullar ile, çağırayım Mevlâm seni

 

Yunus Emre

Yunus Emre Divanı : 22, Burhan Toprak, İstanbul: İnkilâp ve Aka Basımevi, 1982.

2 Ocak 2017

Ateşi Tutuşturan Ateşçibaşı ile Şah’ın Hikâyesi

Şah Mahmut bir akşam vakti kederli bir hâlde hamama gider.

Ateşçibaşı, hamamı ısıtan külhanın başında küllenen ateşi canlı tutmak için külhanı besler dururken ziyaretçiyi görünce gider, karşılar ve ona kenardaki kuru ekmekten getirir.

Ekmeği gören Şah Mahmut “Benim kim olduğumu bilse” der, “hayatını bağışlamam için benden af diler!”

Hamamda bir süre kaldıktan sonra gitmeye hazırlanan Şah’a fakir ateşçibaşı şöyler der:

“Gösterecek fazla bir şeyim yok- evimi gördün, yemeğimi gördün. Sen benim, beklenmedik misafirim oldun, sana ekmeğimin en iyisini getirdim. Eğer bir gün keder sararsa yüreğini tekrar gel misafirim ol. Eğer kral olmasaydın memnun kalırdın. Bense bu ateşi küreklemekten memnunum; bak senden ne eksik ne fazlayım…ama senin yanında bir hiçim şahım.”

Bundan etkilenen Şah yedi kez döner gelir ve ateşin nasıl tutulduğunu görür. Sonunda bir gün der ki: “ Bırak bu büyük ateşi körüklemeyi bırak da dile benden ne dilersen.”

“Ben fakir bir dilenciyim sadece” der ateşçi, “ Şah’ın yanında zaten her ihtiyacım karşılanır.”

Şah Mahmut ısrar eder: “Dile, ne istersen dile, unut bu ateşi de, kral ol!” Ateşçibaşı cevaplar:

Umudum şudur : Sultan’ım beni arada bu karanlık inde ziyarete gelsin, onun varlığı benim saltanatım olur. Mülk senin, veren el de senin ama ocağa bakanın yaşam derdi başka. Devletin başında olup seni görmemektense bu karanlık, isi kara ocakta senle oturmak bana yeğ. Burası benim tâlih yerim, şimdi burayı bırakmak bana yanlış, buraya aitim ben. Hem de burada dost olmuşum Sultan’ımla. Hiçbir şey uğruna vazgeçemem ki bundan. Sen burdayken hamam parlar, senden gayrı ne dileyeyim senden? Senin hizmekârın olmaktan başka tâlihe tamah ederse gönlüm, ölüm bana yeğ. Devletli olmuşum, mülk, hüküm sahibi olmuşum bana ne ki? Tek isteğim zaman zaman bana misafir olman.

Bak ateşçibaşının aşkla yanan gönlünden öğren, aşkla kalp nelere dayanır. Senin gönlünde de birşeyler kıpırdarsa eğer, böyle tutun ona, sarıl eteklerine. Bil ki ona da dokunmuştur, bırakıp gitme.

O bir deniz; senden istediği ise sadece bir damla.

26 Aralık, 2016

Attar, Farid Ud-din, Kuşların Konferansı : 2847-2862 İng. Çeviri: Conference of the Birds, Afkham Darbandi ve Dick Davis, Penguin Classics, 1984, 2011.

Çoban Çeşmesi

21628567

Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.

“Göynünü Şirin’in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi…”

O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.

Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu,
Kerem’in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
Ateşten kızaran bir gül ararda,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,

Ne şair yas döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude cağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…

Faruk Nafiz Çamlıbel

19 Aralık, 2016

Aç Artık Dost Kollarını

 

6e340fed0a02b17edd1eff038d53c380 Aç artık dost kollarını,
Gel ey dostum yavaş yavaş.
Yol karanlık gözüm görmez,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Dardayım gel artık ulaş,
Muhabbet yolunu dolaş.
Sensin dost yarama ilaç,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Haydar’ı Şah senin adın,
Bilirim sende muradım.
Çok peygambere uğradım,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Artık bana aç kolları,
Yağmur geçti, yağar dolu.
Boynumda gezer dost kolu,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Sanadır bu sözüm sana,
Artık al ulu divana.
Kavruldum dost yana yana,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Pir Sultan başka yol bilmez,
Senin bu yolundan dönmez.
Alev oldu gayrı sönmez,
Gel ey dostum yavaş yavaş.

Pir Sultan Abdal

11 Aralık, 2016

 

1 2 3 4 5 12