İnsan aşkı arar.

İnsan olmanın en temel hâllerinden biri aşık olmak. Ama ne tür bir aşk bu? O kadar çok çeşidi var ki. Ferzan Özpetek, Ayşe Arman ile yaptığı röportajda şöyle tanımlamış aşkı:

Aşk, herkesi birbirine bağlayan bir ip!… Kendimi çaresiz hissettiğim anlarda aşkı düşünürüm ben. Çünkü bizi kurtaran, herşeyi değiştiren, olanaksızı olanaklı, çirkini güzel, kabul edilemez olanı kabul edilebilir kılan aşk! Herşey onun vasıtasıyla yürüyor. Hayattaki en önemli şey aşk. Aşk dediğin, dostuna duyduğun aşk, toprağa duyduğun aşk, işine duyduğun aşk…aşk dünyayı döndüren duygu. Bizi kurtaracak tek şey de aşk!

Ne kadar güzel özetlemiş Ferzan Özpetek aşkın binbir hâlini. Bu aşk hâlleri olmasa, ne tıp doktoru adanmışlıkla insanlığa hizmet eden çareler bulurdu, ne çağlar boyunca ruhu besleyen müzikleri duyardık, ne hakim işini doğrulukla yapardı, ne çocuklar özveriyle büyütülürdü, vs, vs. Dünyayı döndüren, yaşamı devam ettiren, insanı geliştiren herşeyin kökü sanki aşk…

Bu tarife uygun düşen bir başka örnek, gerçek bir hikayeye dayanan Joy  adlı filmden: Filmin kahramanı olan Joy , yedi yaşlarında oyun oynarken, kağıttan kendisinin yaptığı sembolik objelerden biri olan güzel bir kuşu eline alır ve oyunun sihirli havasında der ki:

Başka bir şeye ihtiyacım yok, bu benim gücüm, bununla her şeyi yapmam mümkün…”  Yıllar sonra, hayatında her şey ters giderken, öz ailesi dahil çevresinde ve işinde pek çok kimse ona karşıyken, Joy, ne umutlarını ne de sevgisini kaybetmez. Bildiği ve inandığı yolda, tüm yenilgi ve engellere rağmen devam eder. Çünkü tam kırılma noktasında iken, çocukluğunda bulduğu, ama sonraları içine gömdüğü o gücü hatırlar ve ortaya çıkarır. Aşkla ve inançla devam eder. İşine duyduğu aşk, değerlerine duyduğu aşk, çocuklarına ve her şeye rağmen ana babasına duyduğu aşkla hayat mücadelesinden vazgeçmez.

Ferzan Özpetek’in dediği gibi aşk sanki görünmez bir sicim, öyle ki tüm parçaları birbirine bağlar ve dağılıp, boşlukta yitip gitmelerine engel olur. Diğer bir yandan, fizikçilerin ortaya çıkardığı bir fenomenin de bilimsel olmakla beraber Özpetek’in sicimine benzeyen bir tarifi var –dünyadaki her noktayı saran, birbirine bağlayan, görünmez bir akımın her parçacığı harekete geçirdiği bir  çekim alanının varlığı –bu tarif de sanki aşkın, cezbenin fizik kanunlarıyla açıklanmış tarifi…

Aşk hâline dair bir başka veri de nöropsikolojide beyin görünteleme teknikleri ile elde edilen sonuçlardan : İnsan beyni doğuştan sevmeye ve empati kurmaya göre planlanmış. Yani insan sevmek ve empati kurmak programı ile yaratılmış durumda. Bir bakış, bir dokunuş, bir gülücükle ilk sevgi kıvılcımı çaktığı an, ilgili nöronlar ışık hızıyla harekete geçiyor, ve insanın artık ömür boyu peşini bırakmayacağı sevme ve aşk hâlleri başlıyor. Nöropsikologların tabiriyle aşk hâlini yaratan ilk nöron yolları bebeklik döneminde tetikleniyor ve sonrasında beyin bunu hiç unutmuyor! İnsan olmanın esas kökünde bulunan aşka bir işaret daha.

Aşk, hayatımızın o kadar doğal bir parçası ki günlük dilde kullandığımız “Allah aşkına!”  veya  “Aşk olsun!”  gibi aşk dolu sözlerimiz de var. Bu deyimlerin dilimize hangi aşk fiili çekiminden geldiğini dil bilimciler daha iyi bilir. Anlam olarak ise, adına edebiyatlar, destanlar yazıldığı, uğruna şairlerin, ariflerin öldüğü ilahi aşka atıfta bulunuyor olabilirler. Bu da aşkın, kelimelerle tarifi en zor, hatta mümkün olmayan bir başka hâli.

Aşkla bağlantılı olarak yine günlük dilde, özellikle dostlar arasında kullandığımız bir başka kelime de muhabbet : Bir insanın diğerine herhangi bir çıkar ya da karşılık beklemeden duyduğu şefkat, sevecenlik, sadık yârenlik hâli. Yaşayan bilir, yürekleri ısıtır, insan olmanın çerağsıdır muhabbet.   İhtimal size de olmuştur bu ya da benzeri –bir dostunuz yorgun ve soğuk bir günün akşamında arayıvermiş ve demiştir ki : “Sıcak çorba var gelsene!”  Hatıramızda yer eden en anlamlı, en kıymetli anlar arasındadır böyle muhabbet anları. Gönlümüze dokunmuştur çünkü.

Koşulsuz sevgi ya da muhabbet bize, yaradılışla bir sunulan bir hediye ise, kıymetini bilip arttırmaya çalışmalı insan, çünkü artan, ergeç yine bize geri dönüp kendi yüreğimizi ısıtıp parlatacak olandır. Madem ki kökümüz aşktan, sevgiden;  biz de muhabbet ederek kökümüze sadık kalmış, böylece hem kendimize, hem yârimize, dostumuza, hem de bizi muhabbetle  bağlayan birliğe iyi bakmış oluruz. Bundandır belki insanın insanı ve insanın aşkı araması…

Duygu Bruce
25 ocak, 2016

Resim: Rafael

Yorumlar