Etki ile tepki arasında bir alan vardır ve o alanda cevabımızı seçecek özgürlüğümüz ve gücümüz bulunur. Gelişimimiz ve özgürlüğümüz, verdiğimiz cevapta saklıdır. 

 

1.Dünya Savaşında bulunduğu toplama kampı deneyimlerinden sonra Viktor Frankl, “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuna yanıt ararken, insanın varoluş koşullarındaki “anlamın peşinde” yazdığı kitabında “Yaşamdan ne beklediğimiz sorusunu değil yaşamın bizden ne beklediği sorusunu sormalıyız; asıl öğrenmemiz gereken budur” der[i]. Ona göre cevap, yaşamla ilgili teorilerde, meditasyonlarda değil; yaşama biçimimizde, eylemlerimizde ve görevlerimizi yerine getirme sorumluluğunda bulunur. Yaşamı, fiziksel realiteyi ve evrenin oluşumunu araştıran fizik bilimi de bu soruya kendi yöntemleriyle –deneyimlerin bilimsel açıklamalarına dayanarak– cevap arar. Einstein, Genel Relativite Teorisi’ni kurarken dönemin fizikçisi N.Bohr ile aralarında şu konuşma geçer[ii]:

Einstein: Yazık! Teorimiz deneyim için çok zayıf
Bohr: Hayır, hayır! Deneyim teorimiz için çok zengin.

Einstein, bir fizik teorisinin tam olması için deneyimlenen olayla birebir karşılık gelmesi gerektiğni savunur. Fizikçilerin, evren ve insanın oluşumuna dair varoluşçu düşünceleri çağrıştıran arayışları, deneyimlerine, özgür irade ve predeterminizm değişkenlerini dahil etmeye sevkeder. Buna göre, özgür irade, deneyime dahil olan aktörün, seçimleri ile deneyimin sonuçlarını değiştirebileceği ihtimalini varsayar. Predeterminizm ise seçimler ne olursa olsun, her koşulda deneyimin zaten önceden belirlenmiş şekliyle yaşanacak olduğunu varsayar.  Bu iki ucun ortasındaki “fiziksel” meydanda yaşayan insan, her an ardarda, ya da içiçe birçok deneyimden geçerken, onun için hayatta özgür iradenin ve predeterminizmin veya kaderin rolü nedir? Frankl’ın görüşüne göre, “özgür iradenin kullanım alanı, insanın, etki ile tepki arasındaki aralıkta yaptığı seçim ve bu seçim sonucundaki davranış biçimi.” Olayın geçtiği sahne, ortaya konan davranışla sonlanmış gibi olsa da aslında meydanı bir sonraki potansiyel seçime hazırlamakta. Bir bilgisayar oyunu yazılımı gibi, kişinin yapmış olduğu seçime bağlı olarak önünde yeni seçenek ağları açılır ve belirlenen yolda yeni seçimlere doğru ilerlemeye devam eder. Programda, adım adım her seçimde açılan seçeneklerin yazılımını kimin yaptığı ve nihayetinde oyuncunun vardığı bitiş noktasının konumunu, niteliğini, kimin belirlediği sorusuna, mistiklerin verdiği cevap “ilahi takdir” olur.  Insanın özgür seçimleri ve kaderi arasında tuttuğu yolu, Nizami, “hayat kitabı” metaforu içinde anlatır[iii]:

Başımıza gelen her şeyin genelde anlaması zor olsa da bir anlamı vardır. Hayat Kitabında her sayfanın iki yüzü olur. Ön yüzde, planlarımızı, hayallerimizi ve umutlarımızı yazarız; arka yüz ilahi takdirle doludur; hükümleri bazen arzularımıza uymaz.   Kim kaderin el yazısını okuyabilir? Başlangıçta okuyamadığımıza daha sonra katlanmak zorunda kalırız. Düşüncelerimiz ve isteklerimiz geleceğe uzanır, ama hatalarımız da olur ve tahmin hesaplarımız tutmazsa ödemek durumunda kalırız. Güle hayran oluruz ve sahip olmak isteriz; ama uzattığımız elimize diken batar ve geri çektiğimizde kanamaya başlar. Açlıktan, susuzluktan ve yerine getirilmeyen arzulardan dolayı acı çekeriz ve onları tatmin etmenin, kurtuluşumuzu yoksulluğa ve tehlikeye atacağını unuturuz.

İnsanın arzusuyla kader çatıştığında; en iyisi isyan etmek yerine kabul etmektir. Unutmayın –sirke gibi görünenin bazen bal olduğu ortaya çıkar.

İnsanı insan yapan özellikler arasında akıl ve muhakeme yeteneği ile birlikte özgür iradenin de baştan beri var olduğunu varsayarsak, o zaman, hayat kitabında iradenin ilahi takdirle kesiştiği yerlerde bizi bekleyen nedir? Sufizm ya da tasavvufta, Tanrı’nın insan hayatına müdahelesi her zaman bir lütuf olarak kabul edildiğinden başa gelen ya da yaşanan herşeyde bir iyilik olduğuna inanırlar. İnsan, yaptığı gayretlerle beklediği karşılığı elde edemese bile itiraz etmemeye çalışır. Sufi’ye göre sonuçtan ziyade çaba önemlidir çünkü manevi hesap ve değerlendirme bu çabaya ve niyete göre yapılır. Bu anlayışa göre insan, kader karşısında pasif konumda eli kolu bağlı durmamalı, elindeki yasal ve meşru tüm imkanlardan yararlanmalı ama sonuç istediği gibi olmasa da çabalarının boşa gittiğini düşünmemelidir. Çünkü sarfedilen her çaba, manevi hesaba dahil edilmekte, iradeyi sağlamlaştırmakta ve insanın nihai kaderini etkilemektedir.  Ancak bu bilinçle yaşanan hayat anlam kazanır ve insan, gündelik hayatta yaptıklarıyla kaderine olumlu etki edebilir. Davranışlarının sonuçlarını gözlemleyerek “hayat kitabını” okumayı öğrenir. “Bilgi” ile “bilge” nin farkının burada olduğunu söyler fizikçiler ve mistik bilginler.

Enstein, insanın, evrendeki duruşuna dair, bir mektubunda şu anlam yüklü sözleri yazar[iv]:

Bazı anlar olur insan kendini, tanımladığı kısıtlama ve yetersizliklerden serbest bırakır. Böyle anlarda küçük bir gezegenin bir noktasında durduğunu hayal eder, hayret içinde engin güzelliğiyle hareket eden sırrına erilmez edebiyete bakar: hayat ve ölüm “bir” akar; ne evrim ne de kader vardır, sadece oluş..

[i] Frankl, V. 2006. Man’s Search for Meaning. Boston: Beacon Press

[ii] Zukav, G. 1991. The Dancing Wu Li Masters. London: Rider.

[iii] Nizami. The Story of Layla and Majnun. NY: Omega Publications. Translated by: Rudolph Gelpke, Zia Inayat Khan &Omid Safi.

[iv] Bernstein, J. 1991. Einstein. London:Fontana Press.

Görsel katelewisart.com

Haftalık yazılarımızı takip etmek ve yeni yazılardan haberdar olmak için blogumuz içindeki mail listemize üye olun.

Yorumlar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.