Kimliğimizi tanımlarken yaşantımızın çeşitli dönemlerinde öne çıkan olayları ve mihenk taşlarını kullanırız. Kimlik tarifimize, yaşanmış anıları katarak anlam kazandırırken bir yandan da hayatımızın hikayesini yazarız. Bu hayat hikayesi, bizi biz yapan temalar, karakterler, sahneler, anılarla doludur. Geçen tüm zamanlar ve mekanlarda tek bir “ben” vardır. ”Ben”in anıları ve gelecekte olması tasarlanan “ben” imajları arasında var olur insan ve böylece “ben”in, tek ve bütün olarak devamlılığı zaman ve mekanda sürüp gider.

Psikolojide bu olguya “hikaye edilen benlik” (narrated self) denir. Kimlik oluşmasında çok önemi olan bu benlik hikayesinin kökleri, ortalama 3 yaştan itibaren dil gelişimiyle birlikte hafızada ifade bulan ilk çocukluk anılarına dayanır. İlerleyen ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde hikaye gelişmeye devam eder.

 

Hikayemizi oluşturan anılardan seçkiler, düşünce kalıplarımızı, beklentilerimizi, davranış biçimlerimizi ve hayattaki amaçlarımızı şekillendirir. Hayata yaklaşımımız, değerlerimiz, günlük yaşamdaki motivasyonumuz ve seçimlerimiz, bu anıların renklerini, az ya da çok canlı izlerini, kimliğimizle bir örülmüş tozlarını taşır.

Bu sebeple, bazı geçiş dönemlerindeki anlam ve kimlik arayışları, ergenlikteki kimlik krizleri ya da değişim süreçlerinde, ilk başvurulan kaynak, hikaye edilen kimliklerdeki örüntüler ve bellek verileridir. İşte bu yüzden bireysel gelişim, içsel çalışmalar, psikoterapi gibi kendini tanımayı hedefleyen süreçlerde otobiyografik hikayeler zengin bir öz kaynak ve çalışma aracı olur.
Modern psikolojiye göre, insanın zaman ve mekanla sınırlı olan gündelik “ben”lik bilinci sanal ve yüzeysel kalır, oysa tüm bilincin sınırlarının da henüz farkında değiliz. Nörobilim, biraz aralamaya çalışsa da hala bilincimizin küçük bir bölümünde yaşamaktayız. Bu sebeple, farkındalığı arttıracak hikayeler, günlükler, resim gibi araçlar, doğru kullanıldığı takdirde, insanın kendini tanımasına, bilinç ufkunun genişlemesine ve hayatına anlam katan amaçlar belirlemesine etki ediyor.

Amaç, varlık ile yokluk arasındaki paradoksal boyutta incecik bir yer edinmek ve geldiğimiz bu sanal dünyadaki hayata bir anlam atfetmek içinse der sufi ve “ben”in hikayesi devam eder:

Bilge derviş arşın kapısına gelir ve kapıyı çalar. İçeriden Tanrı’nın sesi gelir, “Kim o?” ve derviş “Benim” diye cevaplar. “Bu evde” der içerideki ses, “sen ve bana yer yok.” Derviş gider ve bu cevap hakkında yıllarca düşünür. İkinci kere geri gider ve ses yine aynı soruyu sorar. Derviş yine “Ben” der. Kapı kapalı kalır, açılmaz. Birkaç yıl sonra üçüncü kere gittiğinde, ses sorar “Kim o?”. Derviş, aşkıyla feryat eder “Sen!”
Kapı açılır.   

Duygu Bruce

Yorumlar