“Doğu da O’nundur batı da.”
(2-115)

Bu blogun açılış yazısında  söz Hafız’ın. Hem doğuda hem batıda hakkında çok yazılmış, çevirilerini yapabilmek için uğruna çok emek harcanmış İran’lı şairin hayatı da sözü kadar mucizelerle dolu. 14. yüzyıl başlarında (1319?) Şiraz’da doğar. Hayatının detayları tam bilinmese de küçük yaşta Kuran, Saadi, Attar ve Rumi’yi ezberlediği için Hafız adını alır. Babası erken yaşta öldükten sonra amcası ile savaşların ve açlıkların sık olduğu bir dönemde yaşar. Hikaye edilir ki bir fırıncının yanında çalışmaya başlar ve Şiraz’ın zenginlerinin yaşadığı mahalleye ekmek taşırken gördüğü bir esmer güzele aşık olur. Gazellerinde sözünü ettiği bu sembolik aşk aracılığı ile ilahi aşkı tasvir ettiği söylenir.

Hafız’ın yaşadığı dönemde İran, bölgeler halinde yönetilmekte, bir taraftan da Bağdat’taki Abbasi Halifeliğine bağlıdır. O yıllarda bölgeye yapılan Moğol saldırılarının ardı arkası kesilmez, Timur ne zaman bir şehri fethetse herkesi esir alır ve öldürtür. Sonunda Şiraz’ı fethettiğinde Hafız’ın adını ve gazellerini önceden duymuş olan Timur, aşağıdaki şiirinden dolayı onun huzuruna çıkarılmasını emreder:

Ey Şiraz’ın Türk güzeli!
Alacak olursan gönlümü,
Bağışlarım siyah benine hem Buhara’yı
Hem de Semerkand’ı
Getir, Saki, şarabın kalanını!
Nafile! Bulamazsın cennet bahçesinde
Ne Ruknâbad ırmağının kenarını
Ne de güllerin sardığı Mosalla’yı

(Bell, s. 71)*

Bu şiire çok öfkelenen Timur, Hafız’a şöyle der: “ Bütün imparatorluğum içinde Semerkant ve Buhara en gözde, en kıymetli mücevherlerim iken nasıl olur da sen sevgilinin yanağındaki bir siyah ben karşılığında onları vermeye cüret edersin?”


 

Hafız şu cevabı verir: “İşte bu yolsuz cömertlik yüzünden gördüğünüz gibi fakir düşmüş haldeyim.”

Hafız’ın cesareti ve zekası üzerine Timur onu gönderir.

Mistik bilgiye ve keskin bir görüşe sahip olan Hafız, kelimeler ve anlamlarıyla dans eder gibi; müzik, ritm ve harmoniyle bezenmiş 500 den fazla gazel yazar. Tüm gazel ve şiirlerini topladığı Divan’ı Kuran’dan sonra en çok okunan kitap olur. Bunun bir sebebi de gazellerinin, gelecekten haber veriyor olması ve fal olarak kullanılması sebebiyle birçok insanın bugüne kadar ilgisini çekiyor olması. Bu nedenle, Hafız, gizlinin (gaybın) dili ve esrarın tercümanı olarak tanınır. Her tür insan onun gazellerinde kendince bir anlam bulur.

Gazellerinden yayılan müziğin ahengi ve usta kelime oyunları nedeniyle çevirilerini yapabilmek için çok uğraşılır. Aralarında Goethe, Fitzgerald ve Emerson da bulunan çevirmenlerden bir tanesi Gertrude Bell. Yirmili yaşlarında başladığı Hafız çevirileri, 1890’lardan bugüne hala en iyi ingilizce çeviriler arasında.

Bugün de Hindistan’dan Amerika’ya birçok insanı etkilemeye devam etmekte Hafız. Bu etkiyi 20. yüzyılın başlarında öngören G.Bell : “Başka bir devirden, başka bir milletten ve medeniyetten olsa da gazellerinde, heryerde aynı olan insan hayatının melodisi var… mısraları bugün de beş yüzyıl öncesi kadar dokunaklı” der ve şu beyiti örnek verir:

Gitti ah sevgilim bir veda bile edemeden.

Hafız’ın divanı şu beyitle açılır:

“Ver ey saki kadeh dönsün, içip kansın bütün canlar
Sanılmışken kolaydır aşk, sonra çıktı ne zorluklar.” (R. Şardağ)**

Çeşitli kaynaklara göre, Hafız mistik bir derviş yaşantısı sürer, devamlı bağlı olduğu bir hocası yoktur; bir süre Şeyh Mahmud Attar’ın öğretisini izler. Ortodox anlamda hiçbir dini doktrine bağlı değildir.

Hafız, kimine göre sufi, kimine göre Zerdüşt, kimine göre de irfan sahibi alim, müzisyen… Belki de hepsinin özünde birlik peşinde,  yegane Aşk’ının peşinde. Herbiri ve hiçbiri. Bakın kendisi ne diyor:

Sen ki kendi sarayını bırakmıyorsun
Hakikatin köyüne ulaşmayı nasıl umarsın?

İnsanın, sufi olsun, müslüman olsun veya olmasın, inandıkları veya savunduklarına göre değil altta yatan niyet ve ruhuna göre bakar Hafız. Bir gazelinde “Hem sarhoşun hem ayık olanın dans edebileceği müzik nerede ?” diye sorar arkasından şöyle devam eder:

Kalbinde sevginin üflediği can nefesiyle yaşayan kimse ölmez. Ama hesap günü geldiğinde, tahayyül ederim ki benim yaptığım ziyafetlerin faydası kadar fayda bulmuştur şeyh yaptığı perhiz ve çilelerden.

(Bell, s.54)*

Hafız, Tanrı’ya içten bir yol olduğunu bilir ve ancak egodan boşalan yeri Tanrı’nın doldurabileceğine inanır. Dervişi derviş yapan özellik ise bu inanca sahip olduktan sonraki aşamadır : Nefsten kaynaklanan kibir, ego ve zaaflara karşı savaşmak. Dervişlerin temsili olarak taşıdıkları balta ve keşkül kabı işte bu mücadelenin içinde olduklarının bir işaretidir. Hakikate giden bu yol, balta ile nefsin aşırı ve zararlı isteklerini kesmek, keşkül kabı ile de kibirden sıyrılıp Tanrı karşısında yalvaracak kadar alçakgönüllü olmaktan geçer.

“Tanrı’ya dilenciler gibi para umuduyla kulluk etme
O, kendisi kullarını en iyi donatandır.” (Hafız, 171)

1389 larda öldüğü tahmin edilen Hafız, güllerin çardakları sardığı o çok sevdiği Mosalla bahçesine gömülür; mezarının kenarında Ruknâbad ırmağı akar. Derler ki her seher vakti mezarının üzerinde bir gül açar, bülbül öter…

Kaynaklar:

* Bell, Gertrude Lowthian, 1868-1926. The Hafez Poems of Gertrude Bell.1995. Maryland: Ibex Publishers. Library of Congress.

** Şardağ, R. Şiraz’lı Hafız’dan Gazeller, 1970. İzmir: Hepileri Matbaası

Yorumlar