Yaradılışla ilgili çok sayıda mitolojik hikaye, efsane, masallar dilden dile anlatılmış. Çağlar boyunca her kültürde semboller, metaforlarla evren ve insan resmedilmiş. Bugün fizikçiler “herşeyin teorisi” üzerinde çalışırlarken, mitler, efsaneler, masallar, hangi kültürde olursa olsun “nereden geldik” sorusuna cevap arayan birçok insan için hala ilgi çekici.

Bilinen en eski efsanelerden biri olan Asur’da (İ.Ö.800) yaradılış beş tanrı ile başlar: Anu –hava, Enlil –toprak,  Shamash –güneş veya ateş, Ea –su. Bu dört element kader tanrısı Anunkak ile birleşerek zaman içinde varlığı ortaya çıkarır. Yaradılış böyle başlar.

Yunan mitolojisinde başlangıçta sadece kaos, boşluk ve karanlık vardır. Yoklukta, ışık ve aşkla ilk madde, Gaea (dünya) ve gündüz olur. Evrenin yaradılışı başlar. Sonra Uranus ile, gökyüzü ve tanrılar oluşur… İnsanların, gökyüzünde bağlı oldukları yıldızları vardır.

Eski İran felsefesine göre (Suhrawardi, 1153-1191) göre yaradılış, ışığın karanlığın içinde süzülmesi ve bir patlama ile gerçekleşir. Başlangıçta karanlık ve yoklukta zerrecikler  başıboş haldedir. Işık kaynağından yayılarak aydınlattığı nesnelere şekil ve varlık verir. Türler yaratılır, hareket ve yaşam döngüsü başlar. Yaratılan her türün bir meleği vardır. Gabriel, insanlığın arketipi ve koruyucu meleğidir. İnanışa göre, Gabriel’in dünyayı boydan boya kaplamaya yeten kanatlarının sesi ile hayat başlar. Tüm insanlığı koruyan bu melekten başka bir de her ruhun geldiği ışıklar ya da melekut aleminde kendi koruyucu meleği vardır.

Avrupa felsefesinde de ışık, Kaynağ’a ve yaradılışa atfedilir; Alman edebiyatındaki “Morgenland efsanevi ışığın olduğu doğuyu, insanın başlangıcını ve gerçek evini temsil eder. Arşın melekleri de Morgenland’da, yani doğuda –saf ışığın bulunduğu yerdedirler. Evrenin başlangıcı doğudandır.

Bugün ise büyük patlama nasıl oldu, patlamadan önce ne vardı, insan yıldız tozundan mı var oldu, yıldızlar nasıl parlar, nasıl ölür, Higgs parçaçığı nedir gibi soruları araştıran tanınmış fizik ve astronomi profesörü Marcelo Gleiser, “Danseden Evren” kitabının başlangıçlar bölümünde  “herşeyin teorisi” ile ilgili şöyle yazar:

Eski inanışların yarattığı mitler evrenin kaynağına dair cevapları barındırır – öyle ki modern kozmolojik teoriler de benzer cevaplar bulmuştur. Bu durum, modern bilimin eski kadim bilgileri yeniden keşfettiği anlamına gelmez ama herşeyin kaynağının ne olduğu sorusuna dair üretilen düşüncelerdeki evrensellik de dikkate değer bir bulgudur. Dil farklıdır, semboller farklıdır ama fikirler özünde aynıdır …

Mistisizm, bilinmeyene duyulan karşı konulmaz cazibenin şekli olarak anlaşıldığı takdirde, gelmiş geçmiş fizikçilerin yaratıcı sürecinde temel rol oynar. Bu gerçeği ihmal edersek gözlerimiz tarihi de görmez olur ve bilimin çok önemli bir kısmını kaçırmış oluruz. Bu şekliyle rasyonel mistisizmin köklerini anlamak için mitlerin yaradılışına bakmalıyız (s.3).

Bilimi spiritualiteden ayırmanın doğru olmadığı görüşünde olan Gleiser, aşağıdaki videolarında bu temel soruya güncel bilimsel teorilerin ışığından cevaplar öngörür.

Video 1:

Video 2:

Kaynak: Gleiser, M.  2005. The Dancing Universe: From Creation Myths to the Big Bang. New Hampshire: Dartmouth College Press.

Yorumlar