Yaşamaya geldiğimiz hayatı çok zor buluruz –birçok zahmeti, hayal kırıklığını ve zor işleri içerir.”

Freud, Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları adlı küçük kitabında özetler insan tabiatının özünü.

Bilinç ve bilinçaltının davranışlara yansımalarından örnekler verir. Freud’a göre gündelik bilinç,  farkında olduğumuz duygu, düşünce ve tutumlarımızdan oluşur. Daha büyük bir alan kaplayan bilinçaltı ise görünenin arkasında, çoğunlukla farkında olmadığımız dürtü, istek, korku, hatıra ve düşüncelerin bulunduğu zengin bir hazinedir. Farkında olmasak da, bilinçaltı sembollerle, işaretlerle kendini belli eder. Örneğin rüyalar, dil sürçmeleri, bazı şakalar, önüne geçemediğimiz kuvvetli dürtüler, sanat, müzik vb gibi dışavurumlarla  birden ortaya çıkıveren farkındalık anları aslında bilinçaltında var olandan çıkagelir. Kimi zaman nedenini bilmediğimiz korkular, hevesler, açıklayamadığımız bağlılıklar, bıraktıklarımız, peşinde koştuklarımız –ihtimal yine bilinçaltında bulunan sebeplere dayanırlar.


Freud, bugünkü fMR tekniklerinin yokluğunda, kendi analizleri sonucu bilincin katmanlarının topoğrafik haritasını çizerek insana özgü olan üç bölümü tarif eder:

Superego: Vicdan
Id:Beşeri ihtiyaçlar ve hayvansal dürtülerin merkezi
Ego:Id ve superego arasında ara bulucu, karar ve aksiyon merkezi

İnsan, bu üç farklı işlevsel bölüm arasında daima gelgit halinde yaşar. İnsana yaşama ve üreme dürtüsünü veren libidonun  kaynağı olan Id aynı zamanda tüm hayvansal dürtülerin de kaynağıdır. Yaradılıştan varolduğu için çok güçlüdür ve yorulmak bilmez. Ego, küçük yaştan itibaren çevreyle olan etkileşimde gelişmeye başlar; akıl, vicdan ve dürtüler arasında hep pazarlık halinde ortayı bulmaya çalışır. Egonun diğer yüzü gurur ve ben merkezcilik olduğu için, insanın en çok bu iki noktada gafil avlanmasına ya da dürtülerine yenik düşmesine neden olur. Bu üç bölüm, yani id, ego ve superego dengede olduğu zaman, insan halinden rahat ve memnun yaşar. Ancak, denge çok hassastır; insanın arzuları, gururu, ihtiyaçları hiç bitmediği için her an yeni bir çatışma hali olabilir ve denge her an bozulmaya mahkum olur. Bulunduğu her durumda insan, bir şeyi yapmayı ya da yapmamayı seçer. Kararlarında vicdanın sesini dinler veya dinlemez ya da duymaz.

Bu çatışma insan olmanın bir parçasıdır. Freud’un kitabına adını veren de bu durumdur. Freud’a göre medeniyet ilerledikçe insanın hem iç hem iç-dış dengesi daha kırılganlaşır, istekleri ve hoşnutsuzlukları artar. Kimi insan işiyle, kimi ifade bulduğu sanatıyla, kimi ilişkileriyle, ailesiyle, hobileriyle, vs. bu hoşnutsuzlukları veya id’in tatmin olmamış arzuları ile başa çıkmaya çalışır. Ancak değer verdiği bir amaç uğruna yaşadığı müddetçe insan nispeten halinden daha hoşnuttur.

Kimisinde ise, kuvvetli dürtüler, tatminsizlikler, kişiyi saldırganlaştırır. Hatta insan olma yolundan çıkarır. Vicdanın “doğru” dediğine “yanlış“ dedirten saldırgan dürtülere, ihtiras ve zaaflarına yenik düşen insan önce küçük yanlışlarla başlar yoldan çıkmaya. Her küçük yanlış daha büyüğüne imkan ve zemin hazırlar. Çünkü id ya da onun yanlış kullanımında ortaya çıkan ve insana kötülüğü emreden nefs doymak bilmez. Id’in hayvansal tarafının gücü, insanın bilincini is gibi kapladıkça, vicdan ya da superego bölümü, bu karalığın altında parlaklığını yitirir ve giderek görünmez, duyulmaz olur. Bu duruma düşen insan, hayvandan daha aşağıya alçalmıştır. Bu karakter örgüsünden çıkmak ya da kurtulmak artık zor olur.

Yüzyıl önce yazılmış olan bu kitap, bugün de güncel ve geçerli. Modern psikolojinin, günümüz insanının davranış biçimleri üzerinde yaptığı çeşitli ölçümler de bu teoriyi doğrulamakta. İnsanın bilinci, kavrayışı ve rasyonel düşüncesi son yüz yılda çok evrilmiş. Ama diğer yandan yaşamı sürdürmekten sorumlu olan id’in gücü de hiç eksilmemiş. Kitabın sorduğu soru ise, id’in sonu gelmeyen dürtü ve hırsları dizginlenmediği zaman insanı hayvandan da aşağıya çekerken, kişi toplumda hoşnut olarak yaşamına nasıl devam edebilir? Freud’un verdiği cevapta, insan, arzularından ve hırslarından bir ölçüde vazgeçip kendince ılımlı bir noktada durabilirse hoşnutsuzluğunu giderebilir.

Bu ölçüyü tutturmak için toplumda kullanabileceğimiz kriterlerinden birkaçı :

—Diğerinin hakkına saygı
—Evrensel ahlak kuralları
—Yaşamı değerli kılacak bir amaç edinmek ve aktif olmak.

İnsan, bu ilkeleri uyguladığı oranda tabiatında var olan insaniyeti ortaya çıkarabilir ve onurlandırdığı insaniyeti oranında da kendinden hoşnut ve mutlu olabilir. Sınavın zorluğu ise toplum içinde, insanlığı bırakmadan irade ile bunu yapmaya çalışmakta.

Referans: Sigmund Freud (1958). Civilization and its Discontents. Translation by Joan Riviere. New York: Doubleday Anchor Books.

Duygu Bruce
30 Mayıs, 2016

Yorumlar