‘Yazı’ Kategorisi

Nereye Payidar göç mü var?

 

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım. – Barış Manço

İnsan, kaybolan umutlarının yerine yenisini koymak hayaliyle göç fikrine hazırlar kendini çünkü umudun olmadığı yeri korku doldurunca göç, yeni umutlara yer açmanın son çaresi olur. Gitmeyi düşünen insanı harekete geçiren baş sebepler arasında canını kurtarmak; benliğini korumak ve insana yakışır bir yaşam sürmektir.  Bu gayretle yola düşer. Yurttan, topraktan, eş dosttan ayrılık zor geldiğinde ise kolaylaştırmak için kendi kendine “belki bir gün geri dönerim” diye telkinde bulunur.  Dönüş belki olur belki de olmaz. İnsan umudunu koruduğu sürece ve hür iradesiyle ilerlemek ihtiyacını karşıladığı oranda yaşadığı yerde hoşnut kalmaya çalışır.

Göçe İten ve Çeken Sebeplerin Özet Tablosu

ABD’de Obama’nın son döneminde yapılan bir meta araştırma sonuçlarına göre insanları göçe iten en büyük 3 sebep:

  • Dini görüşü, ırkı ve belirli bir politik ya da sosyal gruba ait olması nedeniyle zulümden kaçmak;
  • Şiddet ve çatışmadan kaçmak;
  • Çocuklara daha iyi imkanlar sağlamak –olarak gösterilmekte.

Türkiye’den dışarıya göç ile ilgili 2017 de yapılmış ve tamamı üniversite ve üzeri yüksek öğrenim görmüş kişilerin katıldığı bir anketin sonuçlarına göre :

Sizce gitmek mi zor kalmak mı?

  • 68% Gitmek 32% Kalmak

Başka bir ülkede yaşama şansınız olsaydı gider miydiniz?

  • 79% evet, 21% hayır

Başka bir ülkede yaşayacak olsaydınız nereyi tercih ederdiniz?

  • 50% Avrupa, 21% ABD, 16% Birleşik Krallık, 9% Avustralya

Çocuklarınızın yurt dışında yaşamasını ister misiniz?

  • 86% evet, 14% hayır.

Sonuçta göç, insanların zihnini meşgul etse de gitmek eylemi zor. Ayrılık, geride kalanlar, toprak, köşedeki bakkal, aşina yüzler, o çok bildik manzaralar, kokular, dil, özel kelimeler, hele bir de yaş ortayı geçmişse vazgeçilmesi zor bağlılıklar… Siz ne dersiniz? Benzer şeyler hissettiğiniz olur mu?

Göçe bağlı bir mutluluk tahmin indeksi olmadığı için bundan 20-30 yıl sonra bakıldığında acaba göç edenlerin ne kadarı tekrar memleketine geri dönmeyi tasarlayacak ve ne kadarı dönecek, döndüğünde ne bulacak, bu sorular da ileriki bir merak ve araştırma konusu.

Dendiği gibi her gidişin bir dönüşü her çıkışın bir inişi varsa, kim bilir gün olur çark nasıl döner de gitmek, dönmek ve kalmak arasında insan dünya üzerinde kendini mutlu sayacağı bir yer edinir.

Duygu Bruce

29 Mayıs, 2017

Görsel: Brian Stauffer

 

 

 

İnsanın 6 İhtiyacı

Anthony Robbins, izleyicisi bol motivasyon konuşmalarından birinde insanın temel 6 ihtiyacını şöyle sıralar:

  1. Belirlilik : emniyet, rahatlık, düzen, istikrar, kontrol
  2. Çeşitlilik : Farklı ortamlar, eğlence ve hobiler, geliştirici aktiviteler, hevesle yapılan yenilikler
  3. Anlam: Kendi önemini bilmek, doğrulanmak, işe yaramak, hayatına anlam biçmek
  4. Sevgi ve bağlanmak : Bağlanmak ve yakınlık, anlaşılmak, sevmek, sevilmek, sosyallik
  5. Gelişim: Fiziksel, duygusal, zihinsel ve manevi (spiritüel) anlamda büyümek, gelişmek
  6. Katkıda bulanmak: Önemsemek, vermek ve kendinden öteye iyilik ve hizmette bulunmak

Maslow’un Piramidi:

Maslow’un kolay anlaşılır piramidi (1943) de bu 6 maddeyi içerir. Psikolojide hala kullanılır.  İnsanın ve toplumların  hangi aşamada bulunduğunu kolayca bir bakışta gösteriverir. Evrenseldir, insan tabiatını iyi açıklar. Modası geçmez.

Mistik Görüşe Göre:

 Âdem’in Âdemliği, akıl, hayâ ve ilim iledir. Hacı Bektaş Veli

Mistik görüşe göre ise insan tabiatında bulunan beşeri ruh insanı, yaşamın türlü hallerinde devam etmesini sağlayan bir yaşama içgüdüsüyle hayatta tutar. Diğer kutupta bulunan insanın manevi ruhu ise ebedidir. Beşeri hayattan ve bedenin ölümünden sonra öbür dünyada yaşamın devam ettiği görüşünde olan mistik kişiye göre insan, bu dünyada yukarıda sayılan ihtiyaç maddelerine göre yaşar. Ruhun ait olduğu öbür dünya ise insanın, bu dünyada yaşarken ektiklerinin biçildiği ve hasadın yapıldığı bir yerdir. İnsan dünyevi yaşamında ne kadar çok manevi azık biriktirirse öbür dünyadaki mutluluğu, neşesi ve makamı o kadar üstün olur.

Manevi azığı biriktirmek ise Maslow’un piramidinin daha çok orta bölümlerinde başlar. Çünkü herşeyin temelinin “sevgi” olduğuna inanan mistik için sevgi olmadan hiçbir iş olmaz.  İnsan yaşantısında yaptıklarıyla azık biriktirmeye başladıkça bir üst düzeye doğru ilerlemek ister. Bir üst aşama olan “kendini gerçekleştirmek” için ön koşul kendini tanımak, hayata geliş amacını anlamak, yarar sağlamak, kendi merkezinin dışına çıkıp insanlık için hizmette bulunmakla olur. Ancak o zaman insan, beşerden yükselip insan olur.

“İnsan mumun yalımı gibidir, yanarak hep yukarı doğru erişmek ve yükselmek ister.”

 Duygu Bruce

22 Mayıs, 2017

 

Özgür İrade ve Determinizm Arasında İnsanın Seçimleri ve Kaderi

“Özgür irade ile yaptığım ilk hareket,” der William James, “ona inanmaktır.”

İnsan yaşamında olan bitenin ne kadarı kendi seçimlerinin sonucudur ne kadarı önceden belirlenmiştir? Bu soru ilk çağ Yunan felsefesinden bugüne zihinleri meşgul ediyor. İlk çağda felsefe ve varlıkbilimin araştırdığı cevaplar üzerinde bugün özellikle fizik ve nörobilim dalları çeşit çeşit deneyler yaparak çalışıyorlar. Kullandıkları metotlar ve terimler farklı görünse de benzer soruları sormaktalar. Kısa ve basit olarak özetlersek:

Fizik : Temel sorularından birisi – zaman ve mekan boyutu tek ise insan bu boyutun neresinde ve evren nasıl var oldu? CERN, MIT gibi olağanüstü araştırma merkezlerinde kurdukları mikroevrenlerde sürdürdükleri araştırmalarda atom altı parçacıklarının hareketi, zerreciklerin davranışını önceden belirlemenin mümkün olup olmadığı, deneyi yapan insanın düşüncesinin deneye ve harekete etkisi; aynı anda farklı iki yer ve konumda görünebilmenin koşulları; kelebek etkisi; hologramları ve dolayısıyla başka nesneleri yaratmak; madde olanla madde olmayanı belirlemek gibi sorulara cevaplar aranmakta.

Nörobilim: Temel sorusu –insan bilincinin mahiyeti ve potansiyeli. Beynin gelişimine paralel olarak kurulan nöron yolları ve ağları dışında bulunan bazı bilgi ve hafıza kayıtlarının insanın davranışına, psikolojisine etkisi; tıbben açıklanamayan bazı klinik bulgular; beyin ve beden sınırlarının ötesinde bir bilincin var olup olmadığı ve gözle görünenin dışındaki evren ile insan arasında olup biten etkileşimler; insanın sahip olduğu ama henüz tam keşfedilmemiş güçleri…

Hem fizik alanında hem nöroblimde araştırmalar ikiye ayrılmış durumda:

  1. İnsanın özgür iradesi vardır. Tüm seçenekler insanın önünde açıktır, seçimini yapar ve yaptığı her seçimden doğan sonuçlar insanın bir sonraki hareketini, seçeneklerini ve hayat olaylarını belirler.
  2. İnsanın özgür iradesi yoktur ve hür seçim bir yanılsamadır. Aslında her şey önceden belirlenmiştir. Var oluşa hükmeden determinizm kuralları ile olacaklar baştan bellidir.

Bu iki karşıt görüş kendi hipotezlerine henüz bilimsel olarak 100% kanıt sunmuş değil.

Bu iki kutuba ek bir görüş daha var ki onlar her ne kadar bulduklarını formüllere geçirmemiş olsalar da antik Yunan felsefesinden bugüne konu üzerinde düşünmüş, kendi deneyimleriyle keşifler yapmış, farklı zamanlarda dünyanın farklı yerlerinde yaşamış mistikler ve sufiler. Maneviyatı bir bilim gibi ele almış ve insan ruhu üzerinde derin düşünmüş arifler. Onların içinde akla en yakın gelen görüşlerden birisi de insanın kaderini belirleyen bir “orta yolun kuralı” nın bulunması. Bu kurala göre ne tamamen özgür irade ne de tamamen determinizm –ikisinin arasında yer alan insan, özgür iradesini kullanabilir. Kader levhasına yazılmış olanlar bulunabilir, hatta yazılanların bir kısmı insan iradesinin dışındaki alanda kalabilir ama yine de insan yaşamında yaptıklarıyla, kararlarıyla ve geride bıraktıklarıyla kaderine etki edebilir. Yaşamında, düşüncesinde ve eylemlerinde olumsuzluklar varsa onları bir ölçüde olumluya dönüştürebilir. İnsan olmanın, insan gibi yaşamanın ve her yeni güne yeni umutla başlayabilmenin sırrı da bu orta yolda bir yerde saklı olsa gerek.

 

Duygu Bruce

9 Mayıs, 2017

Müzik, Ritm ve İnsan Beyni Arasındaki Sırlı İlişki

 

Müzik, notalarda değil notalar arasındaki sessizliklerdedir.   —Wolfgang Amadeus Mozart

Beyin görüntüleme ve zihinsel beceri ölçümleri sonucu elde edilen bulgulara göre vurmalı çalgı çalanların zihin haritalarında ciddi farklılıklar ortaya çıkmış. Nörobilim, müzisyen ve müzikologlar, müziğin evrensel kurallarının insan beyni, fiziksel ve psikolojik sağlığı üzerindeki etkilerinin önemi nedeniyle daha çok araştırmalara konu olacağını belirtmişler. Bu araştırmada elde edilen sonuçların özeti:

  • Vurmalı çalgı çalanların farkı: Araştırmaya konu olan bu kişilerin “iyi zamanlama” yapmaları ve odaklanma becerilerinin çalgı çalmayan kişilere göre farklı olduğu.
  • Davulcunun “Huşu” su: Davuldan ya da bendirden yayılan müziğin yol açtığı endorfin bolluğu içinde huşu bulan çalgıcı, kendini duygusal ve fiziksel olarak daha iyi hissediyor, adeta iyi bir terapiden geçmiş gibi.
  • Acı Eşiği: Çalgıcının ağrı-acı eşiği yükseliyor, fizyolojik denge ölçümleri yeniden düzenleniyor.
  • Odaklı Dikkat: Hayatının diğer alanlarında da dikkat, odaklanma ve problem çözme becerilende artış oluyor.
  • Ritmin Büyüsü: Olumlu duyguların ortaya çıkmasına sebep olan bazı tınılar ve müzik türleri, insanın psikolojik ve fizyolojik durumuna ciddi oranda etki ediyor, nörolojik ve diğer bazı hastalıklara şifa oluyor.

Sonuçta herkes bir çalgı çalmayabilir ama hoşuna giden müziği seçip dinleyerek kendini iyi hissedebilir. Dikkat alanını temizleyebilir ve ruhuna canlılık katabilir.

Yaradılışın başından beri var olduğuna inanılan müzik, Babil’den Şaman topluluklarına; Anadolu medeniyetlerinden günümüze kadar insan yaşantısının önemli bir parçası ve eskilerin dediği gibi “ruhun gıdası” olmuş. Sufi veya mistik gelenekte dervişler için müziğin vazgeçilmez oluşu ve toplantılarında, cemlerde özellikle bendir/def çalınması da ruhu sıcak ve canlı tutmak içinmiş.

https://www.youtube.com/watch?v=UWNrn31UXlU

Duygu Bruce

2 Mayıs, 2017

Kaynaklar: David Eagleman Laboratories, Karolinska Institute, Dunbar, R. Oxford Psychologists, Evolutionary Psychology, April 2017.

Zihinsel sağlığına iyi bakan insanların gösterdiği 5 tutum

Birçok insan için zihnen “iyi” halde olmak mutlu olmakla eş anlamlıdır. Zihinsel sağlığına dikkat eden kişiler, zihnin de aynı beden gibi bakım ve özen istediğini bilirler. İnsan her gün binlerce olumlu ve olumsuz düşüncenin gelip geçtiği zihinsel alanı, çeşit çeşit duyguları ile bir yandan da sürekli maruz kaldığı çevre koşulları ve dış etkenler arasında yaşamını sürdürürken, ne yapar da zihnini temiz, işler ve sağlıklı tutabilir? İşte zihinsel “iyilik” konusunda olumlu sonuç elde eden kişilerin yaptıkları 5 uygulama:

  • Dikkat ve farkındalık (mindfulness): Gün içinde 3 dakika için durup o günkü hareketlerine, seçimlerine ve ilişkilerine dikkatlice bakıp, verdikleri tepkileri gözden geçiriyorlar.
  • İyiyi görmek: Çevrelerinde olup bitende ve etkileşim halinde oldukları kişilerde iyi olan bir tarafı yakalamak için telkin egzersizleri yapıyorlar.
  • Kendine şefkat göstermek: Kendine şefkatle bakmayı öğrenmek için, mükemmel olmadığını kabul etmek ve hatalarını hoş görmek için çabalıyorlar.
  • Fiziksel sağlık: Fiziksel sağlığına dikkat edenin zihinsel sağlığına dikkat etmesi de kolaylaşıyor. Bedeni güçlü durumda olan kişi, kendini duygusal olarak daha ‘iyi’ hissederken, algısı daha berrak oluyor, aynı zamanda stress ve depresyon oranları düşüyor.
  • Yardımsever olmak: Bu kişiler başkalarına yardım etmeyi benimsemişler. Bunun sonucunda mutluluk düzeyleri daha yüksek ve mutlu kalma süreleri mutlaka daha uzun oluyor, ve daha uzun yaşıyorlar.

 

Duygu Bruce

24 Nisan, 2017

Kaynak: Psychology Today, Mart 2017.

Çekirdek, Hareket ve Zarafet

II. Dünya Savaşı kahramanlık hikayelerinden bir tanesi de gizemli, yüreklendirici, heyecan verici yönleriyle Fransız Direnişi. “Direniş” zaten çok anlam yüklü bir kelime, psikolojide, sosyolojide, tarihte, biyolojide, tıpta….her alanda insanın deneyimlediği bir durum. Tarihe geçen Fransız Direnişi’ni unutulmaz kılan sebepler arasında yeraltında oluşu, topsuz tüfeksiz bir avuç insanın bir araya gelip bir ulusal bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar sürdürmesi, dayanışmaları, haberleşme yöntemleri ve tüm matematik hesaplarına aykırı olan beklenmedik bir zaferi masallardaki gibi kazanmaları olabilir. Savaş hikayelerini okurken, ya da filmlerini seyrederken bunlar gerçekten oldu mu, neydi zulüm ya da işgal altında yaşayan insanlara direnme gücünü veren, günlerce yerin altında ya da karanlık hücrelerde yaşamlarını devam ettiren bu güç neydi sorusu da ister istemez insanın aklına takılıyor.

Bir toplum üzerinde kurulan zülüm ve işgalci baskıya karşı “vatanın ve insanlık onurunun kurtarılması adına verilen savaşlar toplamı” olarak tanımlar direnişi Henri Michel. Bu tanıma göre direniş, işgalci güçlere ve de hükümetin meşruiyetine karşı eylemlerde bulunmak için öğütlenen sivil toplum gruplarını kapsar. Eylemler, işgalcilere karşı silahlı çete savaşları yapmak ya da gruplar halinde yayılarak büyüyen ortak amaçlı sivil hareketler şeklinde olur. Hitler’in işgali altındaki Fransa’da olduğu gibi, özgürlüklerin kısıtlı ve tehlikenin büyük olduğu koşullarda görünmez ve gizli kalarak faaliyetlerini şehirlerde ve kırsal bölgelerde gönüllü ekipler ve destekçilerin iş birliğiyle sürdürür Fransız yeraltı direnişçileri. Tıpkı istiklal savaşına hazırlanan Kuvayi Milliye cepheleri gibi.

Tarihçiler, “direniş”i herhangi bir dogma, siyasi birlik veya ideolojiye mal etmez, dünya tarihinde öne çıkan direnişçilerin mücadele amacının siyaset yapmak değil, ülkeyi, ulusal bağımsızlığı ve hem insani hem vatandaşlık haklarını korumak uğruna olduğunu belirtirler. Direniş, psikolojik açıdan ise, utanca karşı, kimliğinden ve geçmişinden uzaklaştırılmaya karşı, taşıdığı öz değerlerinin yok oluşuna ve dıştan gelen çeşitli zararlara karşı organizmanın- bireyin yaşama içgüdüsüyle verdiği korunma tepkisidir.

Fransa örneğinde, Nazilere ve onlarla anlaşma yapan Vichy hükümetine karşı kurulan direniş örgütlerine toplumun her kesiminden katılan kadın erkek –akademisyenler, öğrenciler, yazar çizerler, göçmenler, aristokratlar, Katolik rahipler –vb bulunur, amaçları aynıdır: baskıdan bağımsız, insanca hür ve onurlu yaşamak. Ülkede bir yandan gerilla savaşları sürerken, diğer yandan yeraltında, çok sayıda istihbarat ağları kurulur, (sosyal medya kullanamasalar da) gazeteler basılır, dağıtılır ve sürekli iletişim halinde kalmayı başaran gruplar hem şehir hem kırsal, çeşitli coğrafi bölgelerde birlikte hareket ederler. Faaliyetlerinin çekirdeği ise 1870lerden beri var olan cumhuriyetlerine olan sadakat ve inançlarıdır. Bundan başka ne yeterli silahları ne de yiyecekleri vardır. Sayıları ise işgalcilerle boy ölçüşmekten çok uzaktadır. Hareketin öncüsü Charles de Gaulle, gizli yerdeki bir radyo frekansından direnişçilere şöyle seslenir:

Son söz söylendi mi? Tüm umutlar tükendi mi? Kaybetmek kesin mi? Hayır, inanın Hayır!

Bu düşünce ve inançları, 1944 de Fransızları amaçlarına ulaştırır. Tüm aksi beklentilere ve görünüşte imkânsız olan sayılara ve sürüp giden açlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanırlar. Bununla da kalmaz, direnişleri insanlık tarihine geçer: Birçok toplumsal harekete örnek olur, cesarete ihtiyacı olanları yüreklendirir, gayret ve niyetle, sadece ağızdan ağıza haberleşme ve doğru bilgilendirme usulüyle toplulukların nasıl şevkle harekete geçebileceğini gösterir. Direnişçiler, Kuvayı Milliyeciler, İstiklal savaşçıları, hepsinde ortak olan değerler vatan, bağımsızlık ve insanlık onuru uğruna mücadele etmektir. Vedat Türkali’nin dediği gibi “güçlük onurlu yürümekte”. İnsana daha da güç gelen ise umutsuzluğa düşüp bir adım dahi ileri yürümeden gelip geçene, olup bitene, kaybolup gidene öylece bakakalmak ve kendinin nereden geldiğini unutmak, geçmişsiz, kimliksiz, onursuz kalıvermek.

Oysa insan da ateşe su taşıyan arının umutla ve inançla dediği gibi “bir damla olsun taşıyorum ya, iyiliğe etkisi olur” der ve inancını harekete geçirirse işte o zaman “her şeye rağmen insan olmanın onurlu zarafetiyle yürüyorum” diyebilir.

Duygu Bruce

15 Şubat 2017

Fotoğraf: Roger Viollet, Getty Images

Kendine Değer Veren Çocuklar

Çocuklar, kimliklerine algıladıkları şekliyle değer verir ve bu değerlendirmeyi yaparken bazı ölçekler kullanırlar:

  • Yaptıklarımı beğeniyorum.
  • Bildiklerim “ben”im.
  • Hissettiklerim “ben”im.
  • Hatırladıklarım “ben”im.
  • Geçmişim “ben”im.
  • Sahip olduklarım “ben”im.
  • Düşündüğüm “ben’im”.

Çocuk, bu kimlik ölçeklerini belirlerken, anne babanın tutumunu temel model olarak alır –hem anne babanın kendi kendilerine biçtiği öz değeri hem de kendisine karşı tutumları, yargıları, vs. çocuğun öz değeri belirlemesinde örnek teşkil eder. Kendini, anne babasının gözünde gördüğü yansımadan öğrenmeye başlar, öz değeri de bu şekilde bebeklik döneminden itibaren oluşmaya başlar.

Öz değeri geliştirmek için yapılabileceklere  6 örnek:

  • 3 yaşından itibaren çocuğa evde kendi yapabileceği küçük işler vermek, böylece yapabileceğini, katkıda bulunduğunu ve sunacak “değerli” bir şeyi olduğunu görmesini sağlar.
  • Anne babanın, herhangi bir işte çocuğa yardım etmeye gönüllü olması, ergenlik çağına geldiğinde de ona yardım edebilme kapısını açık tutar; kritik dönemlerdeki öz güven kırılmalarına karşı besleyici destek olur.
  • Davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretirken suçlama yapmaktan kaçınmak, çocuğu hayatın denemeleri karşısında daha güçlü ve baş edebilecek kadar cesarete sahip kılar.
  • Seçme özgürlüğüne ve hayatına etki edebilecek güce ve iradeye sahip olduğunu gündelik basit uygulamalarla göstermek ona muhakeme ve kararlarında kendine güvenmeyi öğretir.
  • Rekabetçi ve cezalandıran eğitim, çocukta utanç, üzüntü, yetersizlik ve boşluk hislerine yol açar. Yerleşik korkuyla denemekten kaçınır. Kendine yeterince inanmaması ve değer vermemesi sonucunda türlü alanlarda olası başarıları da baştan kaybetmesine yol açar.
  • Okulda ise, kapasitesi oranında çabalamasını, çabanın değerli olduğu inancını beslemesini teşvik etmek yaptıklarını değerli kılar ve sonuç ne olursa olsun öz değerini kuvvetlendirir.

Sonuçta, kişinin kapasitesi oranında gerçekçi beklentiler oluşturması ve olumlu düşünceler besleyerek kendine telkinde bulunması olumlu hislere yol açar ve bu da çocuklarda öz güvenin gelişmesini ve istediklerini gerçekleştirmesini mümkün kılar. Yetişkin bir insan olma yolunda diğer niteliklerin gelişimini ve kendinden hoşnut olmanın mutluluğunu da beraberinde getirir.

Duygu Bruce

8 Şubat, 2016

Beebe, B. & Lachmann, F. (2002). Infant research and adult treatment. NJ: The Analytic Press Inc.

Adem ve Hava’nın Cennetteki Bilgi Ağacından Öğrendiklerinden Bize Erişenler


Evren nasıl oldu? Big Bang’ den önce ne vardı sorusuna cevap arayan fizikçiler, deneylerinde bulduklarını madde, madde-ötesi, parçacık, paralel evrenler gibi gizemli kelimelerle anlatırlar. Bilim cevabı buluncaya kadar, işin sırrını anlamaya çalışan bizim gibi sıradan insanlar için çocuklukta öğrendiğimiz yaratılış hikayeleri de  hala kullanılan evrensel kaynaklardır. (daha&helliip;)

Hayat Hikâyeleri ve Kimlikler


Kimliğimizi tanımlarken yaşantımızın çeşitli dönemlerinde öne çıkan olayları ve mihenk taşlarını kullanırız. Kimlik tarifimize, yaşanmış anıları katarak anlam kazandırırken bir yandan da hayatımızın hikayesini yazarız. Bu hayat hikayesi, bizi biz yapan temalar, karakterler, sahneler, anılarla doludur. Geçen tüm zamanlar ve mekanlarda tek bir “ben” vardır. ”Ben”in anıları ve gelecekte olması tasarlanan “ben” imajları arasında var olur insan ve böylece “ben”in, tek ve bütün olarak devamlılığı zaman ve mekanda sürüp gider.

Psikolojide bu olguya “hikaye edilen benlik” (narrated self) denir. Kimlik oluşmasında çok önemi olan bu benlik hikayesinin kökleri, ortalama 3 yaştan itibaren dil gelişimiyle birlikte hafızada ifade bulan ilk çocukluk anılarına dayanır. İlerleyen ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde hikaye gelişmeye devam eder.

 

Hikayemizi oluşturan anılardan seçkiler, düşünce kalıplarımızı, beklentilerimizi, davranış biçimlerimizi ve hayattaki amaçlarımızı şekillendirir. Hayata yaklaşımımız, değerlerimiz, günlük yaşamdaki motivasyonumuz ve seçimlerimiz, bu anıların renklerini, az ya da çok canlı izlerini, kimliğimizle bir örülmüş tozlarını taşır. (daha&helliip;)

Duygusal Zeka ve Mutlu Çocuklar Yetiştirmek


Duygusal zeka, insanın duygularını tanıması, yönetebilmesi ve diğerinin hislerine karşı uygun tepkiler verebilme becerisidir. Çocuklar, bu beceriyi anne babaları ve yakın çevreleriyle olan ilişkilerinde öğrenirler. Çocuğun hissettiklerinin inkar edilmesi, görmezden gelinmesi veya anlaşılmaması onun benliğini zorlar, kendine yabancılaşmasına ve sahte kimlikleri benimsemesine yol açar. (daha&helliip;)

1 2 3