Aşk delilikten büyüktür.

En güzel, en içli aşk hikayelerinden biri olan Leylâ ve Mecnun’un önsözünde Zia Inayat Khan şöyle yazar[i]:

Plato, aşkı “ilahi delilik” olarak tanımlarken, Leylâ’nın aşkıyla deli divane olan Mecnun için “aşk delilikten büyüktür”. Mecnun’un “kalbin dini” ne taptığını düşünen Sufilere göre “sadık olanlar Allah’ın aşkı ile yanarlar (2:165)”. Hallaj’ın aşkı gibi –bu yüzden öldürülmeye götürüldüğünde “Ben Hakikat’im” derken, Mecnun’un da ömrünün sonlarında benzer bir coşkuyla “Ben Leylâ’yım” dediği söylenir.

Kimi mistiklere göre de Leylâ’nın güzelliği, Mecnun’un kalbini tuzağa düşürüp, onu, aşkın küheylanı yapmak için Ebedi Avcı’nın kurduğu bir tuzaktır. Çünkü Sufi inanışa göre beşeri aşk, insan yüreğini ilahi aşka hazırlar. Bu dönüşümü, erdiğinde açan mis kokulu yasemine benzeten Ruzbihan Baqlı aşkı tarif ederken : “Aşk, özün kıpırdaması, ruhun coşması ve kalbin erimesidir. Bu keşfin hazzıyla maşuk, aşıkla uyumlanır. Maşuk’tur özlemi uyandıran ve Mecnun’u aşık eden. Mecnun, aşk içinde erdiği noktada Allah’ın aynası olur. Allah da Mecnun’un içine doğru bakan herkesi aşık yapar.” (Le Jasmine des fidèles d’amour)[ii]  

Dilden dile gezen hikayeye göre birisi, Mecnun’u, Leylâ’nın aşkından vazgeçirmek için Leylâ’nın hiç de özel bir güzelliği olmadığını söyler. Mecnun cevap verir: “Benim Leylâ’m benim gözlerimle görülmeli.”

Nizami’nin, yüzyıllardır dilden dile çevrilmiş bu güzel eserini yazarken canlandırdığı palmiye ağaçlı vahalar, selviler, çiçekler, hayvanlar, türlü renkler ve kokularla bezenmiş zengin tabiat manzaraları okuyanı içine çeker; dolaşan bedevilerin ve Mecnun’un yanısıra katar. Leylâ ile ev kurma tutkusuyla evini bırakan Mecnun, ne zaman uzakta yanan bir kamp ateşi ve çadırlar görse, sanki sevgilisinin işaretini görmüş pervane gibi hemen oraya yönelir. Bir gün yine yalnız başına dolaşırken kendisinin adını duymuş bir grup insanla karşılaşır. O sırada Mecnun ayağının dibinde rüzgarda uçuşan bir kağıt parçası görür. Kağıtta, bilinmeyen bir el tarafından “Leylâ” ve “Mecnun” yazılıdır. Mecnun kağıdı alır, ikiye ayırır ve “Leylâ” yazan tarafı atar, kendi adının yazılı olduğu tarafı tutar. Onu seyreden bu grup hayrete düşer ve hiç beklenmedik bu durum karşısında ona sorarlar: “Bunun anlamı nedir? Neden yaptın? Burada birleşmiş iken sen neden ayırdın?” Mecnun cevaplar:

Çünkü bir tek isim, ikiden iyidir. Bir, her ikisine de yeter. Siz aşık olmanın ne demek olduğunu bilseniz…

Tatmin olmayan grup yine sorar: “Bir isim her ikisine de yeter diyorsun, peki o zaman neden Leylâ’yı attın da kendini tuttun?” Mecnun’un cevabı:

Çünkü kişi kabuğu görür, içindeki özü değil. Anladınız mı? İsim sadece dış kabuktur ve ben o kabuğum. Ben örtüyüm. Alttaki yüz onun yüzüdür.

Mecnun’un annesinin ölüm haberini alınca kederli feryatları göğe yükselir. Aile ve aşiretten insanlar “Senin kederin bizim kederimiz, bizim evimiz senin evin. Bizle kal tekrar bırakıp, gitme” derler. Mecnun içini çeker.

Hiçkimse, hiçbir şey onu tutamaz. Onun evi artık burada değil, arkadaşları ona yabancı. Onların ellerinden kurtulur, gözleri uzaktaki dağlarda onu bekleyen hayvanlarına doğru bakar. Göğün bir yakasından diğerine gönlünün ıstırabı için yer vardır. Rüzgara karışan bir bulut gibi uzaklaşır, yok olur.

Insan hayatı sonunda nedir ki? Bir anlık sihir –bin yıl bile olsa, onu sonsuzluğa karışan bir nefes gibi al. Hayat en başından ölümün imzasını taşır, gözleriyle gizli oyunu oynayan kardeş gibidirler. Daha ne kadar kendini aldatmayı deneyeceksin? Daha ne kadar kendini olduğun gibi ve olacağın gibi görmeyi reddedeceksin? Her kum tanesi kendi boyunca ölçer dünyayı; yine de sıradağların yanında hiçtir. Sen bir kum tanesisin, kendi kendine tutsak. Kır kafesini, özgür kal kendinden; gerçek zannettiğinin gerçek olmadığını öğren. Nizami’yi izle: kendi hazineni yak, mum gibi, sonra bu dünya da, hükümdar da senin tutsağın olacak.

Mecnun aşkının gücü ile dünyevi bağlarından, nefsin ve egonun hükümdarlığından, düşkünlüklerinden serbest kalmanın ne anlama geldiğini bilir ve geri dönmez. Seçimini çoktan yapmıştır. Ona dil uzatanlardan uzak, binbir zahmetle, ıstırapla elde ettiği bu serbestliğine sadık olarak yaşamını sürdürür. Leylâ öldükten sonra onun mezarının başından aylarca kimine göre bir yıla yakın kalkmayan Mecnun, orada ölür. Leylâ’nın yanına gömerler.

Mezarı bekleyen yiğit yürekli Zayd bir gece rüyasında bu aşkla ilgili gördüklerini şöyle anlatır:

İnsanın içine neşe veren bir manzara, etrafta ulu selviler, rengarenk taç yaprakları olan çiçeklerle dolu zengin, pırıltılı bir bahçe. İlerde göz alabildiğine uzanan her çayırın üzerinde mavi gökkube…Bahçede bir ışık hüzmesi ve açmakta olan güllerin sunduğu kadehlerle sarhoş bülbüllerin nağmeleri yükseliyor. Nehir kıyısında, gölgelikte bir divanda iki güzel meleksi varlık zevk içinde oturuyur, etrafları ışıklı hurilerle çevrili, ellerinde şarap kadehleri, baharı kutluyorlar. Onları bir öpücük birleştiriyor. Usul usul konuşuyorlar, kendilerini bırakıyorlar gönüllerinin arzusuna, ebedi istirahatte.

Başlarını bekleyen kadim ruh onlara lütuflar yağdırıyor.

Rüya sahibi ona soruyor: “Selvi ağaçlarına benzeyen, ellerinde masallardaki irem bahçesinin kadehini tutan bu emsal nedir? Nasıl olur da bu manevi dünyada arzularına sahip olurlar?”

Bilge ruh cevap verir:

“Bu iki dost birdir, ebedi dostlardır. O Mecnun –doğru ameller dünyasının hükümdarıdır, diğeri de Leylâ –muhabbette putların arasındaki aydır. Fâni dünyadayken sadakatlerini hazine gibi korudular, ne durup dinlendiler ne de kalplerinin arzusuna kavuştular. Burada artık acı çekmiyorlar. Ebediyete kadar da böyle sürecek. Kim fâni dünyada zahmete katlanır ve sabrederse manevi dünyada coşku ve neşe içinde olacaktır.” 

[i] Zia Inayat Khan. 1997. Önsöz-Preface, The story of Layla and Majnun, 3rd ed. Nizami (1141-1209). NY: Omega Publications Inc. Translated by R. Gelpke, E. Mattin & G. Hill. 2011.

[ii] Schimmel, Annemarie. 1975. The Mystical Dimensions of Islam, NC: University of North Carolina Press. s.298

 

Yorumlar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.