Mayıs 2017

Nereye Payidar göç mü var?

 

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım. – Barış Manço

İnsan, kaybolan umutlarının yerine yenisini koymak hayaliyle göç fikrine hazırlar kendini çünkü umudun olmadığı yeri korku doldurunca göç, yeni umutlara yer açmanın son çaresi olur. Gitmeyi düşünen insanı harekete geçiren baş sebepler arasında canını kurtarmak; benliğini korumak ve insana yakışır bir yaşam sürmektir.  Bu gayretle yola düşer. Yurttan, topraktan, eş dosttan ayrılık zor geldiğinde ise kolaylaştırmak için kendi kendine “belki bir gün geri dönerim” diye telkinde bulunur.  Dönüş belki olur belki de olmaz. İnsan umudunu koruduğu sürece ve hür iradesiyle ilerlemek ihtiyacını karşıladığı oranda yaşadığı yerde hoşnut kalmaya çalışır.

Göçe İten ve Çeken Sebeplerin Özet Tablosu

ABD’de Obama’nın son döneminde yapılan bir meta araştırma sonuçlarına göre insanları göçe iten en büyük 3 sebep:

  • Dini görüşü, ırkı ve belirli bir politik ya da sosyal gruba ait olması nedeniyle zulümden kaçmak;
  • Şiddet ve çatışmadan kaçmak;
  • Çocuklara daha iyi imkanlar sağlamak –olarak gösterilmekte.

Türkiye’den dışarıya göç ile ilgili 2017 de yapılmış ve tamamı üniversite ve üzeri yüksek öğrenim görmüş kişilerin katıldığı bir anketin sonuçlarına göre :

Sizce gitmek mi zor kalmak mı?

  • 68% Gitmek 32% Kalmak

Başka bir ülkede yaşama şansınız olsaydı gider miydiniz?

  • 79% evet, 21% hayır

Başka bir ülkede yaşayacak olsaydınız nereyi tercih ederdiniz?

  • 50% Avrupa, 21% ABD, 16% Birleşik Krallık, 9% Avustralya

Çocuklarınızın yurt dışında yaşamasını ister misiniz?

  • 86% evet, 14% hayır.

Sonuçta göç, insanların zihnini meşgul etse de gitmek eylemi zor. Ayrılık, geride kalanlar, toprak, köşedeki bakkal, aşina yüzler, o çok bildik manzaralar, kokular, dil, özel kelimeler, hele bir de yaş ortayı geçmişse vazgeçilmesi zor bağlılıklar… Siz ne dersiniz? Benzer şeyler hissettiğiniz olur mu?

Göçe bağlı bir mutluluk tahmin indeksi olmadığı için bundan 20-30 yıl sonra bakıldığında acaba göç edenlerin ne kadarı tekrar memleketine geri dönmeyi tasarlayacak ve ne kadarı dönecek, döndüğünde ne bulacak, bu sorular da ileriki bir merak ve araştırma konusu.

Dendiği gibi her gidişin bir dönüşü her çıkışın bir inişi varsa, kim bilir gün olur çark nasıl döner de gitmek, dönmek ve kalmak arasında insan dünya üzerinde kendini mutlu sayacağı bir yer edinir.

Duygu Bruce

29 Mayıs, 2017

Görsel: Brian Stauffer

 

 

 

İnsanın 6 İhtiyacı

Anthony Robbins, izleyicisi bol motivasyon konuşmalarından birinde insanın temel 6 ihtiyacını şöyle sıralar:

  1. Belirlilik : emniyet, rahatlık, düzen, istikrar, kontrol
  2. Çeşitlilik : Farklı ortamlar, eğlence ve hobiler, geliştirici aktiviteler, hevesle yapılan yenilikler
  3. Anlam: Kendi önemini bilmek, doğrulanmak, işe yaramak, hayatına anlam biçmek
  4. Sevgi ve bağlanmak : Bağlanmak ve yakınlık, anlaşılmak, sevmek, sevilmek, sosyallik
  5. Gelişim: Fiziksel, duygusal, zihinsel ve manevi (spiritüel) anlamda büyümek, gelişmek
  6. Katkıda bulanmak: Önemsemek, vermek ve kendinden öteye iyilik ve hizmette bulunmak

Maslow’un Piramidi:

Maslow’un kolay anlaşılır piramidi (1943) de bu 6 maddeyi içerir. Psikolojide hala kullanılır.  İnsanın ve toplumların  hangi aşamada bulunduğunu kolayca bir bakışta gösteriverir. Evrenseldir, insan tabiatını iyi açıklar. Modası geçmez.

Mistik Görüşe Göre:

 Âdem’in Âdemliği, akıl, hayâ ve ilim iledir. Hacı Bektaş Veli

Mistik görüşe göre ise insan tabiatında bulunan beşeri ruh insanı, yaşamın türlü hallerinde devam etmesini sağlayan bir yaşama içgüdüsüyle hayatta tutar. Diğer kutupta bulunan insanın manevi ruhu ise ebedidir. Beşeri hayattan ve bedenin ölümünden sonra öbür dünyada yaşamın devam ettiği görüşünde olan mistik kişiye göre insan, bu dünyada yukarıda sayılan ihtiyaç maddelerine göre yaşar. Ruhun ait olduğu öbür dünya ise insanın, bu dünyada yaşarken ektiklerinin biçildiği ve hasadın yapıldığı bir yerdir. İnsan dünyevi yaşamında ne kadar çok manevi azık biriktirirse öbür dünyadaki mutluluğu, neşesi ve makamı o kadar üstün olur.

Manevi azığı biriktirmek ise Maslow’un piramidinin daha çok orta bölümlerinde başlar. Çünkü herşeyin temelinin “sevgi” olduğuna inanan mistik için sevgi olmadan hiçbir iş olmaz.  İnsan yaşantısında yaptıklarıyla azık biriktirmeye başladıkça bir üst düzeye doğru ilerlemek ister. Bir üst aşama olan “kendini gerçekleştirmek” için ön koşul kendini tanımak, hayata geliş amacını anlamak, yarar sağlamak, kendi merkezinin dışına çıkıp insanlık için hizmette bulunmakla olur. Ancak o zaman insan, beşerden yükselip insan olur.

“İnsan mumun yalımı gibidir, yanarak hep yukarı doğru erişmek ve yükselmek ister.”

 Duygu Bruce

22 Mayıs, 2017

 

Hey Gidi İğde Ağacı Neredesin?

Atatürk’ün küçük bir iğde ağacına gösterdiği ilgi ve sevginin hikayesi, bugün nereden nereye geldiğimiz hakkında ne çok şey söylüyor bize …  Bir ulusun kaderine etki eden kişinin tabiata – çelimli olsa da olmasa da- insana ve toprağa verdiği değeri anlatan anlamlı bir anı.

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları yazıyor:

1937 yılının bahar mevsimi idi. Gazi Orman Çiftliği’ne, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk. Çiftliğin o parçası meyve bahçesi haline konulmuş, fidanlar sıra sıra dikilmişti. Şimdi gölgeliği ve bol yeşilliği ile çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçların sıralandığı, yaz mevsiminde dahi pek gölgesi olmayan bir yerdi.

Atatürk, bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu. Şimdi uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yol kenarlarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı. Atatürk birden şoföre,

-‘Dur’ diye bağırdı. Yere indiği vakit orada olanlara:

-‘Burada bir iğde ağacı vardı, o nerede?’ diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Çünkü orada çalışanlar, yenilerini dikmekle meşgul idiler.

Atatürk’ün biraz evvelki neşesi kalmamıştı.

Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu. Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.

-‘İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı’ diyordu.    Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti. Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkartmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda olanlara sorular sordu. Kimse bu küçücük ağaca ne olduğu hakkında bir haber veremedi.

Atatürk bu önemsiz gibi görünen işten üzüntü duymuştu. Uyarılarda bulundu, emirler verdi, eski ağaçlar da korunacak ve bakılacaktı.

Çünkü o yeşilliğin hasretini, İstiklal Savaşı boyunca çok çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden, birkaç büyük karakavak ağacının bulunması idi. Onların rüzgârlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.

O gün, çiftlik dönüşü uzun boylu ağaçlardan bahsetti. Tabiatın bu varlığı, insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki, toprağı verimli kılarlar. İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.

Bunun üzerine tartışma konumuz, şu yola dökülmüştü. ‘Coğrafi yöre mi insanlar üzerine tesir yapar, yoksa insanlar mı o yöreye hâkim olurlar?’

Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu.

Ben, tarihi örneklere dayanarak diyordum ki, ‘tabiat büsbütün kısır olursa insan kuvveti ona tesir yapamaz.’ Atatürk ise, insan zekâsının her şeye yapabileceğini, tabiata da son derecede hâkim olabileceği kanısındaydı. Nihayet şu neticeyi, kabul ediyorduk:

-‘İnsan bütün tarih boyunca, tabiatın bazen esiri, bazen de hâkimi olmuş ve bu hal insan topluluklarının medeniyette ilerlemeleriyle paralel olarak gelişmiştir.’

1919 yılında Atatürk Ankara’yı pek az ağaçlı bulmuştu. Bu pek az olanlar birer delildi ki, onlar gibileri çoğalabilir ve daha pek çok yetiştirilebilirdi.

O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi kendisine ideal edinmişti. Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin gerçekleşmesindeki zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.

Atatürk, son hastalık günlerini, ağaç ve orman hasreti içinde tamamladı. Ormanlık ve yeşillik dağ manzarasını gösteren bir tablo O’na, maddi ıstırapları içinde hayal dahi kurmayı sağlamıştı.

İşte bundan dolayıdır ki, Eskişehir’in Sündiken ve İstanbul’un Alemdağ Ormanları’nda, kendisine nekahat devri için tanzim edilecek ve oturabilecek yerler arandı.

Bu isteğini yerine getirmek nasip olmadı. Çünkü o büyük insanın ömrü, 10 Kasım 1938’de bitmişti.

Atatürk’ün bütün bu isteklerini hatırladıkça O’nun Anıtkabri’nin bol ağaçlarla çevrilmesini ve onlar arasında ebedi uykusunu uyumasını ne kadar gönülden arzu ediyorum.

Ulus Gazetesi, 10.XI.1947

Kaynak: Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1981, s. 177–179. Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

Özgür İrade ve Determinizm Arasında İnsanın Seçimleri ve Kaderi

“Özgür irade ile yaptığım ilk hareket,” der William James, “ona inanmaktır.”

İnsan yaşamında olan bitenin ne kadarı kendi seçimlerinin sonucudur ne kadarı önceden belirlenmiştir? Bu soru ilk çağ Yunan felsefesinden bugüne zihinleri meşgul ediyor. İlk çağda felsefe ve varlıkbilimin araştırdığı cevaplar üzerinde bugün özellikle fizik ve nörobilim dalları çeşit çeşit deneyler yaparak çalışıyorlar. Kullandıkları metotlar ve terimler farklı görünse de benzer soruları sormaktalar. Kısa ve basit olarak özetlersek:

Fizik : Temel sorularından birisi – zaman ve mekan boyutu tek ise insan bu boyutun neresinde ve evren nasıl var oldu? CERN, MIT gibi olağanüstü araştırma merkezlerinde kurdukları mikroevrenlerde sürdürdükleri araştırmalarda atom altı parçacıklarının hareketi, zerreciklerin davranışını önceden belirlemenin mümkün olup olmadığı, deneyi yapan insanın düşüncesinin deneye ve harekete etkisi; aynı anda farklı iki yer ve konumda görünebilmenin koşulları; kelebek etkisi; hologramları ve dolayısıyla başka nesneleri yaratmak; madde olanla madde olmayanı belirlemek gibi sorulara cevaplar aranmakta.

Nörobilim: Temel sorusu –insan bilincinin mahiyeti ve potansiyeli. Beynin gelişimine paralel olarak kurulan nöron yolları ve ağları dışında bulunan bazı bilgi ve hafıza kayıtlarının insanın davranışına, psikolojisine etkisi; tıbben açıklanamayan bazı klinik bulgular; beyin ve beden sınırlarının ötesinde bir bilincin var olup olmadığı ve gözle görünenin dışındaki evren ile insan arasında olup biten etkileşimler; insanın sahip olduğu ama henüz tam keşfedilmemiş güçleri…

Hem fizik alanında hem nöroblimde araştırmalar ikiye ayrılmış durumda:

  1. İnsanın özgür iradesi vardır. Tüm seçenekler insanın önünde açıktır, seçimini yapar ve yaptığı her seçimden doğan sonuçlar insanın bir sonraki hareketini, seçeneklerini ve hayat olaylarını belirler.
  2. İnsanın özgür iradesi yoktur ve hür seçim bir yanılsamadır. Aslında her şey önceden belirlenmiştir. Var oluşa hükmeden determinizm kuralları ile olacaklar baştan bellidir.

Bu iki karşıt görüş kendi hipotezlerine henüz bilimsel olarak 100% kanıt sunmuş değil.

Bu iki kutuba ek bir görüş daha var ki onlar her ne kadar bulduklarını formüllere geçirmemiş olsalar da antik Yunan felsefesinden bugüne konu üzerinde düşünmüş, kendi deneyimleriyle keşifler yapmış, farklı zamanlarda dünyanın farklı yerlerinde yaşamış mistikler ve sufiler. Maneviyatı bir bilim gibi ele almış ve insan ruhu üzerinde derin düşünmüş arifler. Onların içinde akla en yakın gelen görüşlerden birisi de insanın kaderini belirleyen bir “orta yolun kuralı” nın bulunması. Bu kurala göre ne tamamen özgür irade ne de tamamen determinizm –ikisinin arasında yer alan insan, özgür iradesini kullanabilir. Kader levhasına yazılmış olanlar bulunabilir, hatta yazılanların bir kısmı insan iradesinin dışındaki alanda kalabilir ama yine de insan yaşamında yaptıklarıyla, kararlarıyla ve geride bıraktıklarıyla kaderine etki edebilir. Yaşamında, düşüncesinde ve eylemlerinde olumsuzluklar varsa onları bir ölçüde olumluya dönüştürebilir. İnsan olmanın, insan gibi yaşamanın ve her yeni güne yeni umutla başlayabilmenin sırrı da bu orta yolda bir yerde saklı olsa gerek.

 

Duygu Bruce

9 Mayıs, 2017

Müzik, Ritm ve İnsan Beyni Arasındaki Sırlı İlişki

 

Müzik, notalarda değil notalar arasındaki sessizliklerdedir.   —Wolfgang Amadeus Mozart

Beyin görüntüleme ve zihinsel beceri ölçümleri sonucu elde edilen bulgulara göre vurmalı çalgı çalanların zihin haritalarında ciddi farklılıklar ortaya çıkmış. Nörobilim, müzisyen ve müzikologlar, müziğin evrensel kurallarının insan beyni, fiziksel ve psikolojik sağlığı üzerindeki etkilerinin önemi nedeniyle daha çok araştırmalara konu olacağını belirtmişler. Bu araştırmada elde edilen sonuçların özeti:

  • Vurmalı çalgı çalanların farkı: Araştırmaya konu olan bu kişilerin “iyi zamanlama” yapmaları ve odaklanma becerilerinin çalgı çalmayan kişilere göre farklı olduğu.
  • Davulcunun “Huşu” su: Davuldan ya da bendirden yayılan müziğin yol açtığı endorfin bolluğu içinde huşu bulan çalgıcı, kendini duygusal ve fiziksel olarak daha iyi hissediyor, adeta iyi bir terapiden geçmiş gibi.
  • Acı Eşiği: Çalgıcının ağrı-acı eşiği yükseliyor, fizyolojik denge ölçümleri yeniden düzenleniyor.
  • Odaklı Dikkat: Hayatının diğer alanlarında da dikkat, odaklanma ve problem çözme becerilende artış oluyor.
  • Ritmin Büyüsü: Olumlu duyguların ortaya çıkmasına sebep olan bazı tınılar ve müzik türleri, insanın psikolojik ve fizyolojik durumuna ciddi oranda etki ediyor, nörolojik ve diğer bazı hastalıklara şifa oluyor.

Sonuçta herkes bir çalgı çalmayabilir ama hoşuna giden müziği seçip dinleyerek kendini iyi hissedebilir. Dikkat alanını temizleyebilir ve ruhuna canlılık katabilir.

Yaradılışın başından beri var olduğuna inanılan müzik, Babil’den Şaman topluluklarına; Anadolu medeniyetlerinden günümüze kadar insan yaşantısının önemli bir parçası ve eskilerin dediği gibi “ruhun gıdası” olmuş. Sufi veya mistik gelenekte dervişler için müziğin vazgeçilmez oluşu ve toplantılarında, cemlerde özellikle bendir/def çalınması da ruhu sıcak ve canlı tutmak içinmiş.

https://www.youtube.com/watch?v=UWNrn31UXlU

Duygu Bruce

2 Mayıs, 2017

Kaynaklar: David Eagleman Laboratories, Karolinska Institute, Dunbar, R. Oxford Psychologists, Evolutionary Psychology, April 2017.