Şubat 2017

Çekirdek, Hareket ve Zarafet

II. Dünya Savaşı kahramanlık hikayelerinden bir tanesi de gizemli, yüreklendirici, heyecan verici yönleriyle Fransız Direnişi. “Direniş” zaten çok anlam yüklü bir kelime, psikolojide, sosyolojide, tarihte, biyolojide, tıpta….her alanda insanın deneyimlediği bir durum. Tarihe geçen Fransız Direnişi’ni unutulmaz kılan sebepler arasında yeraltında oluşu, topsuz tüfeksiz bir avuç insanın bir araya gelip bir ulusal bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar sürdürmesi, dayanışmaları, haberleşme yöntemleri ve tüm matematik hesaplarına aykırı olan beklenmedik bir zaferi masallardaki gibi kazanmaları olabilir. Savaş hikayelerini okurken, ya da filmlerini seyrederken bunlar gerçekten oldu mu, neydi zulüm ya da işgal altında yaşayan insanlara direnme gücünü veren, günlerce yerin altında ya da karanlık hücrelerde yaşamlarını devam ettiren bu güç neydi sorusu da ister istemez insanın aklına takılıyor.

Bir toplum üzerinde kurulan zülüm ve işgalci baskıya karşı “vatanın ve insanlık onurunun kurtarılması adına verilen savaşlar toplamı” olarak tanımlar direnişi Henri Michel. Bu tanıma göre direniş, işgalci güçlere ve de hükümetin meşruiyetine karşı eylemlerde bulunmak için öğütlenen sivil toplum gruplarını kapsar. Eylemler, işgalcilere karşı silahlı çete savaşları yapmak ya da gruplar halinde yayılarak büyüyen ortak amaçlı sivil hareketler şeklinde olur. Hitler’in işgali altındaki Fransa’da olduğu gibi, özgürlüklerin kısıtlı ve tehlikenin büyük olduğu koşullarda görünmez ve gizli kalarak faaliyetlerini şehirlerde ve kırsal bölgelerde gönüllü ekipler ve destekçilerin iş birliğiyle sürdürür Fransız yeraltı direnişçileri. Tıpkı istiklal savaşına hazırlanan Kuvayi Milliye cepheleri gibi.

Tarihçiler, “direniş”i herhangi bir dogma, siyasi birlik veya ideolojiye mal etmez, dünya tarihinde öne çıkan direnişçilerin mücadele amacının siyaset yapmak değil, ülkeyi, ulusal bağımsızlığı ve hem insani hem vatandaşlık haklarını korumak uğruna olduğunu belirtirler. Direniş, psikolojik açıdan ise, utanca karşı, kimliğinden ve geçmişinden uzaklaştırılmaya karşı, taşıdığı öz değerlerinin yok oluşuna ve dıştan gelen çeşitli zararlara karşı organizmanın- bireyin yaşama içgüdüsüyle verdiği korunma tepkisidir.

Fransa örneğinde, Nazilere ve onlarla anlaşma yapan Vichy hükümetine karşı kurulan direniş örgütlerine toplumun her kesiminden katılan kadın erkek –akademisyenler, öğrenciler, yazar çizerler, göçmenler, aristokratlar, Katolik rahipler –vb bulunur, amaçları aynıdır: baskıdan bağımsız, insanca hür ve onurlu yaşamak. Ülkede bir yandan gerilla savaşları sürerken, diğer yandan yeraltında, çok sayıda istihbarat ağları kurulur, (sosyal medya kullanamasalar da) gazeteler basılır, dağıtılır ve sürekli iletişim halinde kalmayı başaran gruplar hem şehir hem kırsal, çeşitli coğrafi bölgelerde birlikte hareket ederler. Faaliyetlerinin çekirdeği ise 1870lerden beri var olan cumhuriyetlerine olan sadakat ve inançlarıdır. Bundan başka ne yeterli silahları ne de yiyecekleri vardır. Sayıları ise işgalcilerle boy ölçüşmekten çok uzaktadır. Hareketin öncüsü Charles de Gaulle, gizli yerdeki bir radyo frekansından direnişçilere şöyle seslenir:

Son söz söylendi mi? Tüm umutlar tükendi mi? Kaybetmek kesin mi? Hayır, inanın Hayır!

Bu düşünce ve inançları, 1944 de Fransızları amaçlarına ulaştırır. Tüm aksi beklentilere ve görünüşte imkânsız olan sayılara ve sürüp giden açlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanırlar. Bununla da kalmaz, direnişleri insanlık tarihine geçer: Birçok toplumsal harekete örnek olur, cesarete ihtiyacı olanları yüreklendirir, gayret ve niyetle, sadece ağızdan ağıza haberleşme ve doğru bilgilendirme usulüyle toplulukların nasıl şevkle harekete geçebileceğini gösterir. Direnişçiler, Kuvayı Milliyeciler, İstiklal savaşçıları, hepsinde ortak olan değerler vatan, bağımsızlık ve insanlık onuru uğruna mücadele etmektir. Vedat Türkali’nin dediği gibi “güçlük onurlu yürümekte”. İnsana daha da güç gelen ise umutsuzluğa düşüp bir adım dahi ileri yürümeden gelip geçene, olup bitene, kaybolup gidene öylece bakakalmak ve kendinin nereden geldiğini unutmak, geçmişsiz, kimliksiz, onursuz kalıvermek.

Oysa insan da ateşe su taşıyan arının umutla ve inançla dediği gibi “bir damla olsun taşıyorum ya, iyiliğe etkisi olur” der ve inancını harekete geçirirse işte o zaman “her şeye rağmen insan olmanın onurlu zarafetiyle yürüyorum” diyebilir.

Duygu Bruce

15 Şubat 2017

Fotoğraf: Roger Viollet, Getty Images

Kendine Değer Veren Çocuklar

Çocuklar, kimliklerine algıladıkları şekliyle değer verir ve bu değerlendirmeyi yaparken bazı ölçekler kullanırlar:

  • Yaptıklarımı beğeniyorum.
  • Bildiklerim “ben”im.
  • Hissettiklerim “ben”im.
  • Hatırladıklarım “ben”im.
  • Geçmişim “ben”im.
  • Sahip olduklarım “ben”im.
  • Düşündüğüm “ben’im”.

Çocuk, bu kimlik ölçeklerini belirlerken, anne babanın tutumunu temel model olarak alır –hem anne babanın kendi kendilerine biçtiği öz değeri hem de kendisine karşı tutumları, yargıları, vs. çocuğun öz değeri belirlemesinde örnek teşkil eder. Kendini, anne babasının gözünde gördüğü yansımadan öğrenmeye başlar, öz değeri de bu şekilde bebeklik döneminden itibaren oluşmaya başlar.

Öz değeri geliştirmek için yapılabileceklere  6 örnek:

  • 3 yaşından itibaren çocuğa evde kendi yapabileceği küçük işler vermek, böylece yapabileceğini, katkıda bulunduğunu ve sunacak “değerli” bir şeyi olduğunu görmesini sağlar.
  • Anne babanın, herhangi bir işte çocuğa yardım etmeye gönüllü olması, ergenlik çağına geldiğinde de ona yardım edebilme kapısını açık tutar; kritik dönemlerdeki öz güven kırılmalarına karşı besleyici destek olur.
  • Davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretirken suçlama yapmaktan kaçınmak, çocuğu hayatın denemeleri karşısında daha güçlü ve baş edebilecek kadar cesarete sahip kılar.
  • Seçme özgürlüğüne ve hayatına etki edebilecek güce ve iradeye sahip olduğunu gündelik basit uygulamalarla göstermek ona muhakeme ve kararlarında kendine güvenmeyi öğretir.
  • Rekabetçi ve cezalandıran eğitim, çocukta utanç, üzüntü, yetersizlik ve boşluk hislerine yol açar. Yerleşik korkuyla denemekten kaçınır. Kendine yeterince inanmaması ve değer vermemesi sonucunda türlü alanlarda olası başarıları da baştan kaybetmesine yol açar.
  • Okulda ise, kapasitesi oranında çabalamasını, çabanın değerli olduğu inancını beslemesini teşvik etmek yaptıklarını değerli kılar ve sonuç ne olursa olsun öz değerini kuvvetlendirir.

Sonuçta, kişinin kapasitesi oranında gerçekçi beklentiler oluşturması ve olumlu düşünceler besleyerek kendine telkinde bulunması olumlu hislere yol açar ve bu da çocuklarda öz güvenin gelişmesini ve istediklerini gerçekleştirmesini mümkün kılar. Yetişkin bir insan olma yolunda diğer niteliklerin gelişimini ve kendinden hoşnut olmanın mutluluğunu da beraberinde getirir.

Duygu Bruce

8 Şubat, 2016

Beebe, B. & Lachmann, F. (2002). Infant research and adult treatment. NJ: The Analytic Press Inc.