Merhamet ve Mutluluğun Kaynakları

 

Bir süredir aklıma takılan bir soru var: İnsanlar doğuştan merhametli ya da merhametsiz olarak mı gelirler dünyaya? Yoksa bu erdemler sonradan da öğrenilebilir mi? Başkasında merhametin varlığını hemen gözlemlesem de kendimde bulunan merhametin derecesini, duruma göre ne kadar değiştiğini tam tespit edebilmem zor. Çevremde merhamet sahibi olanlarda gördüğüm bir diğer özellik de önyargıdan bağımsız ve yardımsever oldukları. Örneğin bir arkadaşım öyle ki ne zaman zorda bir insan veya hayvan görse, acısını hafifletmek için hemen harekete geçer. Oysa bir başkası aynı tepkiyi göstermeyebilir. Tembellik, söz konusu kişiye sempati duymamak, kendi geçmiş hikayesinin gölgesiyle veya kendi derdi arasında başkasının acısını hafifletecek bir şey yapmak istemeyebilir, hatta bazen farkına bile varmayabilir. İşte sorularım bununla ilgili:

—Gösterilen merhametteki farklılıklar nereden gelir?
—Genetik kodlamada bulunan merhamet miktarı yüreği katı ya da yumuşak mı yapar?
—Merhamet göstermeyi deneyimleyerek öğrenebilir miyiz?
—Yetiştirilme tarzı insanın büyüyünce ne kadar merhametli bir yetişkin olacağını öngörebilir           mi?

Bu sorular bilim insanları, filozoflar ve bilgeler tarafından her yerde ve her çağda sorulmuş, araştırılmış. Verdikleri ortak cevap ise: Merhamet sahibi olmak insanı insan yapan bir erdemdir. “İnsan olmak” –söylemesi kolay, ama dahası var. Araştırmalara göre merhametli olmak hem insan olmaya hem de mutlu insan olmaya yol açıyor.

Nörobilim bulguları şöyle diyor:

Birisini acı çekerken görüp onun derdini hafifletmeye çalıştığımız zaman ödül olarak beynimiz mutluluk veren oksitosin üretiyor. Tıpkı bir arzumuz tatmin olup da zevk duyduğumuz zaman beynimizde ışıklanıp yanan bölgeler yanıyor. Yani nöronların hareketine bakıldığında, birinin derdine iyilik etmeye çalışınca ve bir konuda zevkimizi tatmin edince elde ettiğimiz ödül aynı oluyor.

Bilge ve psikolog görüşleri benzer:

Dünyayı farklı bir yerden görebilirsek, olumsuz görünen bir olayda bile olumlu bir taraf bulursak o zaman o olayın tüm gerçeğini yakalayabiliriz. Bu bakış açısı bizi, hemcinslerimize ve diğer yaratıklara karşı algımızı daha açık ve merhametli kılar.

Başlangıçta ufak hareketlerle içimizde merhameti işleyip geliştirebiliriz. Bu öncelikle öz değerimizi arttırır. Devamında da bir şeylere etki edebilecek ve değiştirebilecek kapasitemiz olduğuna dair inancımızı kuvvetlendirir. İçimizde merhameti nasıl işleyebileceğimize dair bu konudaki çalışmalarıyla tanınmış Karen Armstrong şöyle diyor: Merhamet deneyimle pratikle kazanılır – aynı dans etmek gibi. “Dikkatle ve azimle her gün azar azar çalışarak çoğaltılır.” Duygusal zekâ kitaplarıyla tanınmış Daniel Goleman’ a göre: “Merhamet sadece başkasının acısını hissetmek değil onu hafifletmek için harekete de geçmek demektir.”

Merhametli çocuklar yetiştirmeye gelince:

Yıllara yayılan çalışmalarda, çocuklarıyla ilişkilerinde tek tek deneylerden genel yargılara ulaştıran tümevarım ve akıl yürütme tekniklerini kullanan ebeveynlerin çocuklarının daha yardımsever ve merhametli oldukları bulunmuş (Eisenberg et al.). En etkili yöntemlerden birisi de anne babanın hareket ve davranışları ile örnek olmaları.  Ana-babası merhametli olan çocukların kendilerinin de diğer çocuklara oranla ciddi farkla merhametli oldukları bulunmuş.

Sosyal (prosocial) ve anti sosyal tutumları araştıran Batson’a göre merhamet duymak ve merhametle harekete geçmek arasında fark var.

Dertli insanlarla karşılaşınca genellikle onların derdini gözümüzde canlandırabiliriz. Diğerinin gözünden görebilmek –bu büyük bir aşamadır.  Sadece insan olma yolunda varılan bir aşamadan öte, ahlaki tutum ve sosyal kontratı sağlama kabiliyetimizi de belirler. Bir diğerinin ne hissettiğini umursamak, onun iyiliğine dokunacak girişimde bulunmak, hatta kendi çıkarımıza ters geldiği durumlarda dahi merhamet, egoist eğilimlerimizi aşmaya ve yardımsever olmaya bizi teşvik eder.

Merhamet duyulan bir kişi kendi de bir diğerine merhamet duyar ve gitgide yayılarak çoğalır merhamet. Çoğaldıkça bulunduğu çevredeki insanları etkiler ve bireyler gerçek insan olma yolunda ilerlerler.

Bu sonuçlara göre, eğer her gün bir insanın hayatına dokunacak kabiliyetimiz var ise bu, bunu yapar mıydık?

Siz ne düşünürsünüz?

 

Duygu Bruce
18 Kasım 2018

Referanslar:

Batson, D. et al. (1981). Is empathic emotion a source of altruistic motivation? Journal of Personality and Social Psychology, (4)2, 290-302.
Eisenberg, N. et al. 2014. The development of prosocial moral reasoning and a prosocial orientation in young adulthood: Concurrent and longitudinal correlates.  Developmental Psychology, 50(1), 58-70. http://dx.doi.org/10.1037/a0032990

Acemi ile Ermiş’in Hikayesi

Acemi genç üzerinde bir miktar altın taşıyordu. Bundan söz etmemiş olsa da Ermiş’in haberi vardı. Birlikte yola koyuldular – acemi ile ermiş. Yürüdükleri vadiye gece inmişti, çatallaşan yol, önlerinde ikiye ayrıldı. Alacakaranlıkta artık ilerisi seçilmiyordu. Acemi, altınlarını düşününce birden ürperdi. Endişeyle ürkerek sordu Ermiş’e : “ Hangi yolu nasihat edersin? Devam etmek için bu iki yoldan hangisi en iyisi olur ?” Ermiş:

“Saklayamadığını at, o zaman iki yol da olur –sen ver kararı…” der ve devam eder:“Bırak altın birinin kalbini kazansın, işte o zaman şeytan bile korkuyla kaçar önünden… oysa insanları aldatan nefsini tanımayan kral altın yüklü olsa da, şaşkın bir  budaladan başkası değildir. Dikkat et bak yoluna; bil ki parlak altınlar, dünya gözünü bağlamasın, yolunu şaşırtırmasın.”

 

25 Ekim, 2018

Farîd-od-Dîn ‘Attâr (1146-1221). The Canticle of the Birds (Kuşların Konferansı). Farsça’dan çevirenler: Afkham Darbandi and Dick Davis. Paris: Diane de Selliers, Éditeur, 2013.

İngilizceden çeviri: Duygu Bruce

Bayram Töreni

Eskiden milli bayramlarda şehirlerde, kasabalarda geçit törenleri yapılırdı. İzmir’de de ilk ve orta dereceli okullar önceden hazırlanır, bayrak taşıyacaklar, trampetçiler, izciler ve diğer formalılar için yürüyüş düzenleri belirlenir, provalar yapılırdı. Bayram günü sabahı sırayla tüm öğrenciler Atatürk Heykeli meydanında yerlerini alır ve Kordon boyunda yapılacak geçit töreni için heyecanlı bekleyiş başlardı. Hoparlörlerden Atatürk’ün sesi yayılır, ardından marşlar eşliğinde tören yürüyüşü başlardı.  Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar… İzmir marşı… coşku ile söylenirken yol kenarlarında toplanmış kalabalıklar aynı coşkuyla eşlik ederlerdi. Gaziler, şehit torunları buruk bir gururla büyük taarruz anılarını canlandırırlar, İstiklal Savaşı kahramanları, cefakâr kadınlar, askerler, saygı ile yâd edilirdi. Tarifi zor bir coşku ve sevinç dalgası herkesi sarardı!

Bu vatana sahip olmanın gururu ile tazelenen heyecan akşama dek sürerdi. Kapı önlerinde akşam sefaları açıp kokuları havaya karıştığı vakit sıra fener alayına gelir, gençler ellerinde meşaleler alay alay karanlığı yararak ilerlerdi.

Bugün de unutulmasın bu topraklarda kazanılmış zaferler, anılar bayramlarla tazelensin, unutulmasın geçmiş, çocuklara bayram havasını yaşatalım, İstiklal Savaşı’nı öğretelim, tarihimizi bilerek, sayarak vatan sevgisi ile büyüsünler.

Haydi gençler ne zorluklarla kazanılmış cumhuriyetimiz size emanet. Meşaleleri bırakmayın!

 

Duygu Bruce

29 Ağustos 2018

 

Dosta Doğru

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda, yoncalar dizde…
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör.

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları…
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör.

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki…
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.

Abdurrahim Karakoç

27 Ağustos 2018

 

Hakikat Sözleri

 

Resim: C. Pallavicini, telif hakkı saklıdır.

Hakikat yolunda tüm dinler birdir, ırk ve cinsiyetin alâkası yoktur ve Allah’ın gözünde kadın ile erkek arasında bir fark yoktur. [1]

Bugünkü yazıda size şimdiye kadar okuduklarım arasında hiç benzerini görmediğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Dr. Bahram Elahi tarafından derlenmiş olan Hakikat Sözleri, babası Üstad Elahi’nin (1895-1974) öğretilerine dayanır. Birkaç yıl önce okuduğum bu kitap beni o kadar etkiledi ki hala daha ne zaman cevap aradığım bir sorum olsa veya rehberliğe ihtiyaç duysam bu kitabı elime alır, bazı sözleri tekrar okurum. Bir yanda gerçek bir insan olurken diğer yanda “iyi bir hayat” sürmenin püf noktalarını pratik biçimde anlatan bu kitap bilgeliğin günümüz insanına göre uyarlanmış el kitabı gibi.

Tanınmış bir sulh hâkimi ve müzisyen olan Farslı Üstad Elahi, hayatını Hakikat’i aramaya, öz bilgiye, kendini tanımaya adamış. 25 yaşına kadar geleneksel maneviyat ve asetisizim içinde çilehanede yaşadıktan sonra geleneksel maneviyatı bırakıp toplum hayatına katılmaya karar verir. Sulh hâkimi olarak çalışmak üzere adli kariyerine ek olarak maneviyata yenilikçi yaklaşımını da kurmaya başlar. Üstad Elahi’nin bu yenilikçi yaklaşımı onun kişisel deneyimleri, gözlemleri ve araştırmalarına dayanmaktadır. Öğretisinin temel özellikleri pratik, uygulanabilir olması ve cinsiyeti veya dini ne olur olsun insanın gündelik hayatına uyumlu olmasıdır.

Üstad Elahi ömür boyu süren Hakikat arayışını şöyle özetler:

“Hakikat”, insanın ne olduğunu, nereden geldiğini, buradaki görevinin ne olduğunu ve nereye gideceğini bilmesidir. Hakikat’e erişmek için, kendimizi bu bilginin peşinden gitmeye adamalı ve bilgiyi uygulamaya geçirerek anlamaya çalışmalıyız.[2]  

Hakikat’i arayışta gereken ön koşul insan olmaktır.

Gerçek bir insan, tabiatı gereği her zaman yaşantısında iyi bir iz bırakmaya çalışır ve bunu, toplumun yararına olan ve takdir edilen işler yaparak sağlar. Başka bir ifadeyle beşer, insan olunca, insaniyeti, ona hep yararlı olmasını hükmeder[3][o] başkalarının mutluluğuna sevinen, başkalarının dertlerine ortak olan kişidir. Gerçek insan olmanın bir diğer özelliği de şudur: Aşağılık davranışlara, vicdana ve onura aykırı tüm hareketlere antipati duyar.[4]

 Ancak Hakikat arayışında önemli bir engel vardır – o da “nefisle olan kaçınılmaz karşılaşmadır[5].” Bu yüzleşme, nefsin anında tatmin isteyen gayrı meşru arzu ve güdülerine karşı sürekli devam eden bir mücadeleyi gerektirir. Nefis ne mantık dinler ne akıl, ne hukuku hesaba katar ne de diğerlerinin hakkını. Bu mücadele, insanda “yoğun bir negatif psikolojik enerji birikimine sebep olur. Bu enerji, ruh için zarar vericidir ve gerçeği görmemize de engel olur”[6].

 Nefse karşı mücadele, insanın bedenini güçsüz kılması değildir. Aksine bedeni güçlendirmesi gerekir ama aynı zamanda ruhu da o kadar güçlendirmelidir ki nefis, bütün hayvansal gücüne rağmen ruhun karşısında boyun eğmelidir. Ruhu arındırmaya[7] yönelik olan bu nefisle mücadele yöntemi, kendi tecrübelerimin sonucunda geliştirdiğim yeni bir tıp gibidir.

Resmi dairede çalışmaya başlamadan önce on iki yıl boyunca yapığım asetik (çilekeş) ibadetlerin toplamının, toplum içinde aktif ve çalışarak geçirdiğim hayatın bir yılı kadar sevabı yoktu.[8]

 İnsan olmanın en temel gereklerinden biri olarak kişinin eylem, söz ve toplumdaki davranışlarının uyumunu vurgular kitap.

Sözler bir şey, onların etki etmesi ise başka bir şeydir. İnsan inandığı şeyi uygularsa etkisi olur.  Sadece uygulamak etki eder.[9]

 Kitabı okurken, insan bazı temel sorulara cevap bulabilir:

  • Bu toplumda yaşarken nasıl erdemli kalır da gerçek insan olabiliriz?
  • Nefse karşı nasıl savaşır ve Hakikat arayışında nasıl ilerleyebiliriz?
  • Ruhun ölümsüzlüğü ve öbür dünyada bizi neler bekler?

Hakikat Sözleri ruh için bir şifa olabilir. Bu kitabı her elime aldığımda, sadece birkaç söz okusam bile, içimde farklı bir zenginlik oluşuyor ve gündelik hayatımdaki etkisini fark ediyorum. Kitabın sade ve samimi dili, bana hem kendimi tanımam için gerekli araçları veriyor hem de kim bilir belki bir gün gerçek insan olmam için gerekenleri de.

Eğer siz Hakikat Sözleri’ni kendiniz için keşfetmek isterseniz, şu dillerde çevrilmiş baskıları mevcut:

Türkçe:
Hakikat Sözleri, Doğan Novus, 2017

Farsça: برگزیده
Bargozeedeh, Nashr-e Panj, 2009

Fransızca:
Paroles de Vérité, Paris, Albin Michel, 2014

Italyanca:
Parole di Verità, Mondadori, 2016

D. Bruce
9 Temmuz, 2018

 

Referanslar:

[1] 21. Söz
[2] 1. Söz
[3] 4. Söz
[4] 277. Söz
[5] Önsöz s.16, Fransızca baskı. (Bu yazıyı yazan tarafından çevrilmiştir.)
[6] Önsöz s.16, Fransızca baskı.
[7] Burada bahsedilen arınma, ruhun sağlığını korumak ve gelişimini sağlamak anlamındadır. (B. Elahi’nin notu)
[8] 322. Söz
[9] 337. Söz

 

Çocukluk Korkuları, Kilitli Hatıralar ve Yapma Kimlikler

Istırap ve yaralarımız, onlara şefkatle dokunulduğunda iyileşmeye başlar.

—Buddha

Çocuklukta yaşanan travmaların ruh sağlığına etkileri ve yetişkin dönemde yapılan seçimler arasındaki bağlantıyı inceleyen seri araştırmaların sonuçları, çocuklukta maruz kalınan travmaların gelecek nesli ve toplumsal yönelimleri nasıl birebir şekillendirdiğini ortaya koyuyor:

Çocukluk Travması Tanımı: 18 yaş altında olan tüm çocukların maruz kaldığı benlik, beden ve ruhsal sağlıklarına dokunan kötü muamele.

Çocukluk Travmasının Genel Türleri:   

  • Fiziksel istismar (dayak, ağır ceza, korkutmak, tehdit, vb.)
  • Cinsel istismar (her türü)
  • Duygusal istismar (küfür, aşağılayıcı tutumlar, alay, utandırma, korumama, terketme ve ölüm korkusu tetikleyen sinyaller, vb.)
  • İhmal (fiziksel, duygusal, gelişimsel ihmal, seven, besleyen, emniyet hissi veren bir büyüğün yokluğu, maddi veya manevi ihtiyaçların karşılanmasında yoksunluk)

Erken yaşlarda bu tür muamelelere maruz kalan çocukların tüm korku ve acı hislerini öncelikle bedende hissettiklerini ve beden hafızasının bu deneyimleri hiç unutmadığını ispat eden araştırmalar, bu çocukların duygusal, bilişsel ve fizyolojik gelişimlerinin zarar gördüğünü bulmuş. Olumsuz etkilerin derecesi ise deneyimin yaşına, ne kadar sürdüğüne, ailede veya yakın çevrede aklı başında güvenebileceği bir büyüğün olup olmadığına bağlı olarak farklılık göstermekte.

Ortak nokta ise travmatik yaşantının verdiği acı ve yarattığı toksik stress içerisinde çocuğun varlığını sürdürebilmesi için hissettiği olumsuz duygu ve deneyimlerin izini, hafızasında bastırıp yok varsaymaya çalışması. Bunun faturası ise acı olan hislerini veya tam anlayamadığı deneyimleri yok varsayarken diğer yandan kendi öz benliğini, asıl istek ve ihtiyaçlarını, gelişmek yolunda olan gerçek kimliğini de yok varsaymasıdır. Çocukluğun temel korkusu olan sevilmeme ve terkedilme korkusuyla baş edebilmek için öğrendiği yaşamsal değeri olan bu savunma mekanizması sayesinde çocuk, kendine yabancılaşan, kendi hislerini bastıran, etrafındakilere göre kim olacağını belirleyen korkudan kendini unutmuş bir çocuk olur. Hatta sevilmediğinin ve istismarın farkındalığıyla kendinden iğrenmek, kendini aşağılamak ve ileride kendine daha da zarar verecek eğilimlerde bulunmaya hazır bir çocuktur artık.

Yaşanan travmanın süresi ve derecesine göre farklılıklar olsa da genelde, bu çocuklarda yetişkin döneme geçtiklerinde madde bağımlılığı, bedenlerine zarar verme ve sadistik-mazoşistik ilişki eğilimleri, ilişkilerde şiddete maruz kalmaya devam etme ve kendilerinin de şiddette başvurduğu, hepsinde ortak özellikler olarak saptanmış.

İyi haber ise farklı psikolojik müdahalelerle bu döngünün kırılabilir olması ve iyileştirici önlemlerin bulunması.

  • Güvenilir ve sağlam bir psikolojik destek almak.
  • Çocuğun etrafında onu koruyup gözetebilecek aklı başında bir yetişkinin bulunması.
  • Bu konuda aileye ya da yakınlarına eğitim ve sosyal hizmet desteği verebilecek toplumsal kuruluşlara başvurulması.
  • Çocuğun, yaratıcı bir faaliyet ile kendini ifade etmesi (müzik, resim, dans, şiir, vb.)
  • Onu cesaretlendirecek, öz güvenini ve benlik saygısını pekiştirecek söz ve davranışlarda bulunmak
  • Çocuğu duygusal olarak beslerken onun duygusal zekasını geliştirecek yöntemleri uygulamak.

 

Duygu Bruce

12 Mart, 2018

 

Kaynak: Miller A. 1997. The Drama of the Gifted Child. The Search for the True Self. New York: Basic Books

 

Han Duvarları

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”

Cumhuriyet’imizin kuruluşuyla aynı dönemde yazılmış bu unutulmayan şiir, soğuk bir mart ayında, Anadolu’da “yaylı” denen at arabasıyla  yapılan bir yolculuğun hikayesidir.   Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu insanının uğrak yeri olmuş hanları, ayrılıkları ve yolculuk hislerini tasvir eder. Konaklayan yolcuların arasında kimisi cephede savaşmak için bıraktığı köyüne dönüş yolunda handa durak yapmış, kimi özlediğine kavuşmak için yolda, kimi gurbette duyduğu yalnızlık acısına dermanı kandili yanan sıcak bir odada bulmuş, anlatmış han duvarlarına derdini, yazmış duvara birkaç mısra, gelen okumuş giden okumuş, han duvarlarına yazılan mısraların anısı paylaşılmış gönüllerde, kimi de handan gelip geçen bir garip yolcu olmuş işte …

….

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler…

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

….

Faruk Nafiz Çamlıbel

Şiirin tamamını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.siir.gen.tr/siir/f/faruk_nafiz_camlibel/han_duvarlari.htm

 

 

Büyük İskender’in Esrarengiz Seferi ve Ebedi Gençlik Pınarı

Büyük İskender, Makedonya’dan Hindistan’a uzanan seferlerinde durmaksızın “ebedi gençlik pınarını” arar.

Bir keresinde esrarengiz Karanlıklar Ülkesi’nde yol alırken yanına Khızır adlı bir yoldaş verilir. Khızır bu uzun sefer için bir sepette yolluk taşımaktadır.  Önde yürürken ayağı bir taşa takılır ve sepetin içindekiler yere dökülür. İki tane kurutulmuş tuzlu balık da yere düşer ve balıkların düştükleri yerden bir su pınarı fışkırır, balıklar bu pınarın içinde canlanır ve yüzmeye başlarlar.

Khızır bu mucizevi suda balıkların canlandığını görünce, kendisi de suya girer, yıkanır ve kendisine Ebedi Gençlik lûtfu verilir. Khızır kendine emanet edilen bu pınarın koruyucusu olur ve Büyük Kral İskender ise çaresiz, ölüme boyun eğmek zorunda kalır.

O zamandan beri Khızır’ın yürüyüp geçtiği  topraklarda yemyeşil çimenler yeşeriverir; âsâsının değdiği yerde topraktan su fışkırır. Bereketi ve baharı getirir.

İskendernâme’de, “ Khızır, insanın ölümlü çehresini -beşeri temsil eden kahverengi bir üstlük giyer, içinde giydiği yeşil esvap ise iç yüzünü – ölümsüz olan manevi ruhunu temsil eder. Sufi inanışa göre, Khızır, Karanlık ve Ölümlü, aşağıda bir âlemde yaşayan insanın, buna rağmen ruhsal ebediyeti elde edebilecek potansiyelini temsil eder. [i]

[i] [i] Farîd-od-Dîn ‘Attâr (1146-1221). The Canticle of the Birds. Farsça’dan çevirenler: Afkham Darbandi ve Dick Davis. Paris: Diane de Selliers, Éditeur, 2013. s.110.

Resim: Harvard University, Department of Islamic Studies
Minyatür: Sanatçı bilinmiyor, 15. Yüzyıl sonu. Folio, Nezâmi’nin kitabından alma. Freer Gallery of Art, Smithsonian Institution, Washington DC.

 

1968-2018 Arasında Olan Büyük Değişimler

Son yarım yüzyılda Avrupa’da, özellikle Almanya ve Fransa’da gündelik hayat tarzındaki değişimleri ölçen sosyal istatistikler çarpıcı bir şekilde şu farkları ortaya koyuyor:

                                                                             1968                              2018

Ortalama yaşam beklentisi-erkek 67,7 79,4
Ortalama yaşam beklentisi-kadın 75,1 85,4
Kadın başına çocuk sayısı 2,60 1,81
Çalışan kadın oranı 48% 83%
Ortalama evlenme yaşı-erkek 26,3 37,8
Ortalama evlenme yaşı- kadın 23,8 35,2
Öğrenci sayısı 695 000 2 561 000
Yüksek öğrenim tamamlayanların oranı 61,7% 87,9%
Kişi başı gayrisafi milli hasıla 13,602 € 31,739 €
Kedi sayısı 4,100,000 8,000,000

Kaynak: L’Express, Ocak 2018

Karşılaştırmada 1968 ile bugün arasındaki farklara bakılmış. 1968 baharında Fransa’da, hükümetin uyguladığı politikalara ve Vietnam savaşını sürdüren ABD’nin temsil ettiği kapitalizme karşıt olan öğrencilerin topluca ayaklanarak başlattığı sosyal hareketler toplumsal bir dönüm noktası olarak alınmış. O günden bugüne toplumsal değişimleri gösteren tablo, buradaki basitleştirilmiş haliyle dahi, kadının evden çıkmasıyla birlikte değişen rolünü ve toplumsal hayata kattığı etkiyi çarpıcı bir şekilde göstermeye yetiyor. Eğitim de tabloda büyük fark yaratan diğer kriter.

Avrupa’da kedilerin de önemli istatistikler arasında sayıldığını görünce bir kedi sever olarak bunu da paylaşmam gerek diye düşündüm…

Bugüne baktığımızda, gündemde Bitcoin para biriminin, yapay zekanın ve Marslıların  olduğu bu zamandan elli yıl sonra Avrupa’da ve dünyada istatistikler nasıl değişecek merak ediyorum.

Diğer merak ettiğim nokta da 15-24 yaş arası genç nüfusu yüksek (16,4%) bir ülke olan Türkiye’nin bu tablodaki kriterlere göre verileri şimdi ve 50 yıl sonra nasıl yerleşirdi acaba?

Duygu Bruce

5 Şubat 2018

 

İnsanın 5 Temel Duygusu ve Bedendeki Yerleri

İnsanın iç veya dış uyaranlar karşısında hissettiği duygular yaşama adaptasyonu ve devamlılığını sağlayan psikolojik ve fizyolojik tepkiler olarak tanımlanır. Evrenseldir ve varlığı gereklidir.

Bu temel duyguların eksik ve aşırı olması durumunda ise dengeden uzaklaşıldığı oranda işlevsel bozukluk belirtileri kendini göstermeye başlar. Eksiklik veya aşırılığın dozuna ve süresine göre ilgili hastalıkları tetikleyebilir.

Çeşitli duygusal deneyimlerinde insan tepkilerine ve içine bakarak ne hissettiğinin farkında olursa fiziksel, psikolojik ve ruhsal olarak kendini daha iyi tanımlayabilir. Kendini tanıdıkça tepkilerini kontrol etmeyi, aşırıya kaçan duygularını yatıştırmayı veya eksik hissedilenleri tamamlamayı düşünebilir. İnsan her iniş çıkışta dengeyi tekrar kurmak için çabaladıkça aslında öz denetimi üzerinde çalışmış olur. Böylece hem psikolojik hem ruhsal olarak gelişimini sürdürür. Fiziksel sağlığını da korumuş olur.

Duyguların ifadesi ile ilgili olarak seyrettiğim en hoş filmlerden biri Inside Out –ailesinin taşınma kararıyla şehir değiştiren 11 yaşındaki bir kızın duyguları ve nasıl başa çıkabildiği ile ilgili gerçekçi temsillerle dolu bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=_MC3XuMvsDI

 

Duygu Bruce

12 Haziran 2017

Resim: Danny McBride

1 2 3 12