Hakikat Sözleri

 

Resim: C. Pallavicini, telif hakkı saklıdır.

Hakikat yolunda tüm dinler birdir, ırk ve cinsiyetin alâkası yoktur ve Allah’ın gözünde kadın ile erkek arasında bir fark yoktur. [1]

Bugünkü yazıda size şimdiye kadar okuduklarım arasında hiç benzerini görmediğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Dr. Bahram Elahi tarafından derlenmiş olan Hakikat Sözleri, babası Üstad Elahi’nin (1895-1974) öğretilerine dayanır. Birkaç yıl önce okuduğum bu kitap beni o kadar etkiledi ki hala daha ne zaman cevap aradığım bir sorum olsa veya rehberliğe ihtiyaç duysam bu kitabı elime alır, bazı sözleri tekrar okurum. Bir yanda gerçek bir insan olurken diğer yanda “iyi bir hayat” sürmenin püf noktalarını pratik biçimde anlatan bu kitap bilgeliğin günümüz insanına göre uyarlanmış el kitabı gibi.

Tanınmış bir sulh hâkimi ve müzisyen olan Farslı Üstad Elahi, hayatını Hakikat’i aramaya, öz bilgiye, kendini tanımaya adamış. 25 yaşına kadar geleneksel maneviyat ve asetisizim içinde çilehanede yaşadıktan sonra geleneksel maneviyatı bırakıp toplum hayatına katılmaya karar verir. Sulh hâkimi olarak çalışmak üzere adli kariyerine ek olarak maneviyata yenilikçi yaklaşımını da kurmaya başlar. Üstad Elahi’nin bu yenilikçi yaklaşımı onun kişisel deneyimleri, gözlemleri ve araştırmalarına dayanmaktadır. Öğretisinin temel özellikleri pratik, uygulanabilir olması ve cinsiyeti veya dini ne olur olsun insanın gündelik hayatına uyumlu olmasıdır.

Üstad Elahi ömür boyu süren Hakikat arayışını şöyle özetler:

“Hakikat”, insanın ne olduğunu, nereden geldiğini, buradaki görevinin ne olduğunu ve nereye gideceğini bilmesidir. Hakikat’e erişmek için, kendimizi bu bilginin peşinden gitmeye adamalı ve bilgiyi uygulamaya geçirerek anlamaya çalışmalıyız.[2]  

Hakikat’i arayışta gereken ön koşul insan olmaktır.

Gerçek bir insan, tabiatı gereği her zaman yaşantısında iyi bir iz bırakmaya çalışır ve bunu, toplumun yararına olan ve takdir edilen işler yaparak sağlar. Başka bir ifadeyle beşer, insan olunca, insaniyeti, ona hep yararlı olmasını hükmeder[3][o] başkalarının mutluluğuna sevinen, başkalarının dertlerine ortak olan kişidir. Gerçek insan olmanın bir diğer özelliği de şudur: Aşağılık davranışlara, vicdana ve onura aykırı tüm hareketlere antipati duyar.[4]

 Ancak Hakikat arayışında önemli bir engel vardır – o da “nefisle olan kaçınılmaz karşılaşmadır[5].” Bu yüzleşme, nefsin anında tatmin isteyen gayrı meşru arzu ve güdülerine karşı sürekli devam eden bir mücadeleyi gerektirir. Nefis ne mantık dinler ne akıl, ne hukuku hesaba katar ne de diğerlerinin hakkını. Bu mücadele, insanda “yoğun bir negatif psikolojik enerji birikimine sebep olur. Bu enerji, ruh için zarar vericidir ve gerçeği görmemize de engel olur”[6].

 Nefse karşı mücadele, insanın bedenini güçsüz kılması değildir. Aksine bedeni güçlendirmesi gerekir ama aynı zamanda ruhu da o kadar güçlendirmelidir ki nefis, bütün hayvansal gücüne rağmen ruhun karşısında boyun eğmelidir. Ruhu arındırmaya[7] yönelik olan bu nefisle mücadele yöntemi, kendi tecrübelerimin sonucunda geliştirdiğim yeni bir tıp gibidir.

Resmi dairede çalışmaya başlamadan önce on iki yıl boyunca yapığım asetik (çilekeş) ibadetlerin toplamının, toplum içinde aktif ve çalışarak geçirdiğim hayatın bir yılı kadar sevabı yoktu.[8]

 İnsan olmanın en temel gereklerinden biri olarak kişinin eylem, söz ve toplumdaki davranışlarının uyumunu vurgular kitap.

Sözler bir şey, onların etki etmesi ise başka bir şeydir. İnsan inandığı şeyi uygularsa etkisi olur.  Sadece uygulamak etki eder.[9]

 Kitabı okurken, insan bazı temel sorulara cevap bulabilir:

  • Bu toplumda yaşarken nasıl erdemli kalır da gerçek insan olabiliriz?
  • Nefse karşı nasıl savaşır ve Hakikat arayışında nasıl ilerleyebiliriz?
  • Ruhun ölümsüzlüğü ve öbür dünyada bizi neler bekler?

Hakikat Sözleri ruh için bir şifa olabilir. Bu kitabı her elime aldığımda, sadece birkaç söz okusam bile, içimde farklı bir zenginlik oluşuyor ve gündelik hayatımdaki etkisini fark ediyorum. Kitabın sade ve samimi dili, bana hem kendimi tanımam için gerekli araçları veriyor hem de kim bilir belki bir gün gerçek insan olmam için gerekenleri de.

Eğer siz Hakikat Sözleri’ni kendiniz için keşfetmek isterseniz, şu dillerde çevrilmiş baskıları mevcut:

Türkçe:
Hakikat Sözleri, Doğan Novus, 2017

Farsça: برگزیده
Bargozeedeh, Nashr-e Panj, 2009

Fransızca:
Paroles de Vérité, Paris, Albin Michel, 2014

Italyanca:
Parole di Verità, Mondadori, 2016

D. Bruce
9 Temmuz, 2018

 

Referanslar:

[1] 21. Söz
[2] 1. Söz
[3] 4. Söz
[4] 277. Söz
[5] Önsöz s.16, Fransızca baskı. (Bu yazıyı yazan tarafından çevrilmiştir.)
[6] Önsöz s.16, Fransızca baskı.
[7] Burada bahsedilen arınma, ruhun sağlığını korumak ve gelişimini sağlamak anlamındadır. (B. Elahi’nin notu)
[8] 322. Söz
[9] 337. Söz

 

Çocukluk Korkuları, Kilitli Hatıralar ve Yapma Kimlikler

Istırap ve yaralarımız, onlara şefkatle dokunulduğunda iyileşmeye başlar.

—Buddha

Çocuklukta yaşanan travmaların ruh sağlığına etkileri ve yetişkin dönemde yapılan seçimler arasındaki bağlantıyı inceleyen seri araştırmaların sonuçları, çocuklukta maruz kalınan travmaların gelecek nesli ve toplumsal yönelimleri nasıl birebir şekillendirdiğini ortaya koyuyor:

Çocukluk Travması Tanımı: 18 yaş altında olan tüm çocukların maruz kaldığı benlik, beden ve ruhsal sağlıklarına dokunan kötü muamele.

Çocukluk Travmasının Genel Türleri:   

  • Fiziksel istismar (dayak, ağır ceza, korkutmak, tehdit, vb.)
  • Cinsel istismar (her türü)
  • Duygusal istismar (küfür, aşağılayıcı tutumlar, alay, utandırma, korumama, terketme ve ölüm korkusu tetikleyen sinyaller, vb.)
  • İhmal (fiziksel, duygusal, gelişimsel ihmal, seven, besleyen, emniyet hissi veren bir büyüğün yokluğu, maddi veya manevi ihtiyaçların karşılanmasında yoksunluk)

Erken yaşlarda bu tür muamelelere maruz kalan çocukların tüm korku ve acı hislerini öncelikle bedende hissettiklerini ve beden hafızasının bu deneyimleri hiç unutmadığını ispat eden araştırmalar, bu çocukların duygusal, bilişsel ve fizyolojik gelişimlerinin zarar gördüğünü bulmuş. Olumsuz etkilerin derecesi ise deneyimin yaşına, ne kadar sürdüğüne, ailede veya yakın çevrede aklı başında güvenebileceği bir büyüğün olup olmadığına bağlı olarak farklılık göstermekte.

Ortak nokta ise travmatik yaşantının verdiği acı ve yarattığı toksik stress içerisinde çocuğun varlığını sürdürebilmesi için hissettiği olumsuz duygu ve deneyimlerin izini, hafızasında bastırıp yok varsaymaya çalışması. Bunun faturası ise acı olan hislerini veya tam anlayamadığı deneyimleri yok varsayarken diğer yandan kendi öz benliğini, asıl istek ve ihtiyaçlarını, gelişmek yolunda olan gerçek kimliğini de yok varsaymasıdır. Çocukluğun temel korkusu olan sevilmeme ve terkedilme korkusuyla baş edebilmek için öğrendiği yaşamsal değeri olan bu savunma mekanizması sayesinde çocuk, kendine yabancılaşan, kendi hislerini bastıran, etrafındakilere göre kim olacağını belirleyen korkudan kendini unutmuş bir çocuk olur. Hatta sevilmediğinin ve istismarın farkındalığıyla kendinden iğrenmek, kendini aşağılamak ve ileride kendine daha da zarar verecek eğilimlerde bulunmaya hazır bir çocuktur artık.

Yaşanan travmanın süresi ve derecesine göre farklılıklar olsa da genelde, bu çocuklarda yetişkin döneme geçtiklerinde madde bağımlılığı, bedenlerine zarar verme ve sadistik-mazoşistik ilişki eğilimleri, ilişkilerde şiddete maruz kalmaya devam etme ve kendilerinin de şiddette başvurduğu, hepsinde ortak özellikler olarak saptanmış.

İyi haber ise farklı psikolojik müdahalelerle bu döngünün kırılabilir olması ve iyileştirici önlemlerin bulunması.

  • Güvenilir ve sağlam bir psikolojik destek almak.
  • Çocuğun etrafında onu koruyup gözetebilecek aklı başında bir yetişkinin bulunması.
  • Bu konuda aileye ya da yakınlarına eğitim ve sosyal hizmet desteği verebilecek toplumsal kuruluşlara başvurulması.
  • Çocuğun, yaratıcı bir faaliyet ile kendini ifade etmesi (müzik, resim, dans, şiir, vb.)
  • Onu cesaretlendirecek, öz güvenini ve benlik saygısını pekiştirecek söz ve davranışlarda bulunmak
  • Çocuğu duygusal olarak beslerken onun duygusal zekasını geliştirecek yöntemleri uygulamak.

 

Duygu Bruce

12 Mart, 2018

 

Kaynak: Miller A. 1997. The Drama of the Gifted Child. The Search for the True Self. New York: Basic Books

 

Han Duvarları

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”

Cumhuriyet’imizin kuruluşuyla aynı dönemde yazılmış bu unutulmayan şiir, soğuk bir mart ayında, Anadolu’da “yaylı” denen at arabasıyla  yapılan bir yolculuğun hikayesidir.   Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu insanının uğrak yeri olmuş hanları, ayrılıkları ve yolculuk hislerini tasvir eder. Konaklayan yolcuların arasında kimisi cephede savaşmak için bıraktığı köyüne dönüş yolunda handa durak yapmış, kimi özlediğine kavuşmak için yolda, kimi gurbette duyduğu yalnızlık acısına dermanı kandili yanan sıcak bir odada bulmuş, anlatmış han duvarlarına derdini, yazmış duvara birkaç mısra, gelen okumuş giden okumuş, han duvarlarına yazılan mısraların anısı paylaşılmış gönüllerde, kimi de handan gelip geçen bir garip yolcu olmuş işte …

….

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler…

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

….

Faruk Nafiz Çamlıbel

Şiirin tamamını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.siir.gen.tr/siir/f/faruk_nafiz_camlibel/han_duvarlari.htm

 

 

Büyük İskender’in Esrarengiz Seferi ve Ebedi Gençlik Pınarı

Büyük İskender, Makedonya’dan Hindistan’a uzanan seferlerinde durmaksızın “ebedi gençlik pınarını” arar.

Bir keresinde esrarengiz Karanlıklar Ülkesi’nde yol alırken yanına Khızır adlı bir yoldaş verilir. Khızır bu uzun sefer için bir sepette yolluk taşımaktadır.  Önde yürürken ayağı bir taşa takılır ve sepetin içindekiler yere dökülür. İki tane kurutulmuş tuzlu balık da yere düşer ve balıkların düştükleri yerden bir su pınarı fışkırır, balıklar bu pınarın içinde canlanır ve yüzmeye başlarlar.

Khızır bu mucizevi suda balıkların canlandığını görünce, kendisi de suya girer, yıkanır ve kendisine Ebedi Gençlik lûtfu verilir. Khızır kendine emanet edilen bu pınarın koruyucusu olur ve Büyük Kral İskender ise çaresiz, ölüme boyun eğmek zorunda kalır.

O zamandan beri Khızır’ın yürüyüp geçtiği  topraklarda yemyeşil çimenler yeşeriverir; âsâsının değdiği yerde topraktan su fışkırır. Bereketi ve baharı getirir.

İskendernâme’de, “ Khızır, insanın ölümlü çehresini -beşeri temsil eden kahverengi bir üstlük giyer, içinde giydiği yeşil esvap ise iç yüzünü – ölümsüz olan manevi ruhunu temsil eder. Sufi inanışa göre, Khızır, Karanlık ve Ölümlü, aşağıda bir âlemde yaşayan insanın, buna rağmen ruhsal ebediyeti elde edebilecek potansiyelini temsil eder. [i]

[i] [i] Farîd-od-Dîn ‘Attâr (1146-1221). The Canticle of the Birds. Farsça’dan çevirenler: Afkham Darbandi ve Dick Davis. Paris: Diane de Selliers, Éditeur, 2013. s.110.

Resim: Harvard University, Department of Islamic Studies
Minyatür: Sanatçı bilinmiyor, 15. Yüzyıl sonu. Folio, Nezâmi’nin kitabından alma. Freer Gallery of Art, Smithsonian Institution, Washington DC.

 

1968-2018 Arasında Olan Büyük Değişimler

Son yarım yüzyılda Avrupa’da, özellikle Almanya ve Fransa’da gündelik hayat tarzındaki değişimleri ölçen sosyal istatistikler çarpıcı bir şekilde şu farkları ortaya koyuyor:

                                                                             1968                              2018

Ortalama yaşam beklentisi-erkek 67,7 79,4
Ortalama yaşam beklentisi-kadın 75,1 85,4
Kadın başına çocuk sayısı 2,60 1,81
Çalışan kadın oranı 48% 83%
Ortalama evlenme yaşı-erkek 26,3 37,8
Ortalama evlenme yaşı- kadın 23,8 35,2
Öğrenci sayısı 695 000 2 561 000
Yüksek öğrenim tamamlayanların oranı 61,7% 87,9%
Kişi başı gayrisafi milli hasıla 13,602 € 31,739 €
Kedi sayısı 4,100,000 8,000,000

Kaynak: L’Express, Ocak 2018

Karşılaştırmada 1968 ile bugün arasındaki farklara bakılmış. 1968 baharında Fransa’da, hükümetin uyguladığı politikalara ve Vietnam savaşını sürdüren ABD’nin temsil ettiği kapitalizme karşıt olan öğrencilerin topluca ayaklanarak başlattığı sosyal hareketler toplumsal bir dönüm noktası olarak alınmış. O günden bugüne toplumsal değişimleri gösteren tablo, buradaki basitleştirilmiş haliyle dahi, kadının evden çıkmasıyla birlikte değişen rolünü ve toplumsal hayata kattığı etkiyi çarpıcı bir şekilde göstermeye yetiyor. Eğitim de tabloda büyük fark yaratan diğer kriter.

Avrupa’da kedilerin de önemli istatistikler arasında sayıldığını görünce bir kedi sever olarak bunu da paylaşmam gerek diye düşündüm…

Bugüne baktığımızda, gündemde Bitcoin para biriminin, yapay zekanın ve Marslıların  olduğu bu zamandan elli yıl sonra Avrupa’da ve dünyada istatistikler nasıl değişecek merak ediyorum.

Diğer merak ettiğim nokta da 15-24 yaş arası genç nüfusu yüksek (16,4%) bir ülke olan Türkiye’nin bu tablodaki kriterlere göre verileri şimdi ve 50 yıl sonra nasıl yerleşirdi acaba?

Duygu Bruce

5 Şubat 2018

 

İnsanın 5 Temel Duygusu ve Bedendeki Yerleri

İnsanın iç veya dış uyaranlar karşısında hissettiği duygular yaşama adaptasyonu ve devamlılığını sağlayan psikolojik ve fizyolojik tepkiler olarak tanımlanır. Evrenseldir ve varlığı gereklidir.

Bu temel duyguların eksik ve aşırı olması durumunda ise dengeden uzaklaşıldığı oranda işlevsel bozukluk belirtileri kendini göstermeye başlar. Eksiklik veya aşırılığın dozuna ve süresine göre ilgili hastalıkları tetikleyebilir.

Çeşitli duygusal deneyimlerinde insan tepkilerine ve içine bakarak ne hissettiğinin farkında olursa fiziksel, psikolojik ve ruhsal olarak kendini daha iyi tanımlayabilir. Kendini tanıdıkça tepkilerini kontrol etmeyi, aşırıya kaçan duygularını yatıştırmayı veya eksik hissedilenleri tamamlamayı düşünebilir. İnsan her iniş çıkışta dengeyi tekrar kurmak için çabaladıkça aslında öz denetimi üzerinde çalışmış olur. Böylece hem psikolojik hem ruhsal olarak gelişimini sürdürür. Fiziksel sağlığını da korumuş olur.

Duyguların ifadesi ile ilgili olarak seyrettiğim en hoş filmlerden biri Inside Out –ailesinin taşınma kararıyla şehir değiştiren 11 yaşındaki bir kızın duyguları ve nasıl başa çıkabildiği ile ilgili gerçekçi temsillerle dolu bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=_MC3XuMvsDI

 

Duygu Bruce

12 Haziran 2017

Resim: Danny McBride

Sazıma

Ben gidersem sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı aşikar etme
Lal olsun dillerin söyleme ya da
Garip bülbül gibi ah-u zar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım
Çalıştım sesimi sesine kattım
Bebe gibi kollarımda yaylattım
Hayali hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı
Bülbül konar mıydı dalına bazı
Hangi kuştan aldın sen bu avazı
Söyle doğrusunu gel inkar etme

Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlarsam ağladın gülersem güldün
Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel’de arı
İnleşir beraber yapardık balı
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma.

Aşık Veysel Şatıroğlu

5 Haziran 2017

Nereye Payidar göç mü var?

 

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım. – Barış Manço

İnsan, kaybolan umutlarının yerine yenisini koymak hayaliyle göç fikrine hazırlar kendini çünkü umudun olmadığı yeri korku doldurunca göç, yeni umutlara yer açmanın son çaresi olur. Gitmeyi düşünen insanı harekete geçiren baş sebepler arasında canını kurtarmak; benliğini korumak ve insana yakışır bir yaşam sürmektir.  Bu gayretle yola düşer. Yurttan, topraktan, eş dosttan ayrılık zor geldiğinde ise kolaylaştırmak için kendi kendine “belki bir gün geri dönerim” diye telkinde bulunur.  Dönüş belki olur belki de olmaz. İnsan umudunu koruduğu sürece ve hür iradesiyle ilerlemek ihtiyacını karşıladığı oranda yaşadığı yerde hoşnut kalmaya çalışır.

Göçe İten ve Çeken Sebeplerin Özet Tablosu

ABD’de Obama’nın son döneminde yapılan bir meta araştırma sonuçlarına göre insanları göçe iten en büyük 3 sebep:

  • Dini görüşü, ırkı ve belirli bir politik ya da sosyal gruba ait olması nedeniyle zulümden kaçmak;
  • Şiddet ve çatışmadan kaçmak;
  • Çocuklara daha iyi imkanlar sağlamak –olarak gösterilmekte.

Türkiye’den dışarıya göç ile ilgili 2017 de yapılmış ve tamamı üniversite ve üzeri yüksek öğrenim görmüş kişilerin katıldığı bir anketin sonuçlarına göre :

Sizce gitmek mi zor kalmak mı?

  • 68% Gitmek 32% Kalmak

Başka bir ülkede yaşama şansınız olsaydı gider miydiniz?

  • 79% evet, 21% hayır

Başka bir ülkede yaşayacak olsaydınız nereyi tercih ederdiniz?

  • 50% Avrupa, 21% ABD, 16% Birleşik Krallık, 9% Avustralya

Çocuklarınızın yurt dışında yaşamasını ister misiniz?

  • 86% evet, 14% hayır.

Sonuçta göç, insanların zihnini meşgul etse de gitmek eylemi zor. Ayrılık, geride kalanlar, toprak, köşedeki bakkal, aşina yüzler, o çok bildik manzaralar, kokular, dil, özel kelimeler, hele bir de yaş ortayı geçmişse vazgeçilmesi zor bağlılıklar… Siz ne dersiniz? Benzer şeyler hissettiğiniz olur mu?

Göçe bağlı bir mutluluk tahmin indeksi olmadığı için bundan 20-30 yıl sonra bakıldığında acaba göç edenlerin ne kadarı tekrar memleketine geri dönmeyi tasarlayacak ve ne kadarı dönecek, döndüğünde ne bulacak, bu sorular da ileriki bir merak ve araştırma konusu.

Dendiği gibi her gidişin bir dönüşü her çıkışın bir inişi varsa, kim bilir gün olur çark nasıl döner de gitmek, dönmek ve kalmak arasında insan dünya üzerinde kendini mutlu sayacağı bir yer edinir.

Duygu Bruce

29 Mayıs, 2017

Görsel: Brian Stauffer

 

 

 

İnsanın 6 İhtiyacı

Anthony Robbins, izleyicisi bol motivasyon konuşmalarından birinde insanın temel 6 ihtiyacını şöyle sıralar:

  1. Belirlilik : emniyet, rahatlık, düzen, istikrar, kontrol
  2. Çeşitlilik : Farklı ortamlar, eğlence ve hobiler, geliştirici aktiviteler, hevesle yapılan yenilikler
  3. Anlam: Kendi önemini bilmek, doğrulanmak, işe yaramak, hayatına anlam biçmek
  4. Sevgi ve bağlanmak : Bağlanmak ve yakınlık, anlaşılmak, sevmek, sevilmek, sosyallik
  5. Gelişim: Fiziksel, duygusal, zihinsel ve manevi (spiritüel) anlamda büyümek, gelişmek
  6. Katkıda bulanmak: Önemsemek, vermek ve kendinden öteye iyilik ve hizmette bulunmak

Maslow’un Piramidi:

Maslow’un kolay anlaşılır piramidi (1943) de bu 6 maddeyi içerir. Psikolojide hala kullanılır.  İnsanın ve toplumların  hangi aşamada bulunduğunu kolayca bir bakışta gösteriverir. Evrenseldir, insan tabiatını iyi açıklar. Modası geçmez.

Mistik Görüşe Göre:

 Âdem’in Âdemliği, akıl, hayâ ve ilim iledir. Hacı Bektaş Veli

Mistik görüşe göre ise insan tabiatında bulunan beşeri ruh insanı, yaşamın türlü hallerinde devam etmesini sağlayan bir yaşama içgüdüsüyle hayatta tutar. Diğer kutupta bulunan insanın manevi ruhu ise ebedidir. Beşeri hayattan ve bedenin ölümünden sonra öbür dünyada yaşamın devam ettiği görüşünde olan mistik kişiye göre insan, bu dünyada yukarıda sayılan ihtiyaç maddelerine göre yaşar. Ruhun ait olduğu öbür dünya ise insanın, bu dünyada yaşarken ektiklerinin biçildiği ve hasadın yapıldığı bir yerdir. İnsan dünyevi yaşamında ne kadar çok manevi azık biriktirirse öbür dünyadaki mutluluğu, neşesi ve makamı o kadar üstün olur.

Manevi azığı biriktirmek ise Maslow’un piramidinin daha çok orta bölümlerinde başlar. Çünkü herşeyin temelinin “sevgi” olduğuna inanan mistik için sevgi olmadan hiçbir iş olmaz.  İnsan yaşantısında yaptıklarıyla azık biriktirmeye başladıkça bir üst düzeye doğru ilerlemek ister. Bir üst aşama olan “kendini gerçekleştirmek” için ön koşul kendini tanımak, hayata geliş amacını anlamak, yarar sağlamak, kendi merkezinin dışına çıkıp insanlık için hizmette bulunmakla olur. Ancak o zaman insan, beşerden yükselip insan olur.

“İnsan mumun yalımı gibidir, yanarak hep yukarı doğru erişmek ve yükselmek ister.”

 Duygu Bruce

22 Mayıs, 2017

 

Hey Gidi İğde Ağacı Neredesin?

Atatürk’ün küçük bir iğde ağacına gösterdiği ilgi ve sevginin hikayesi, bugün nereden nereye geldiğimiz hakkında ne çok şey söylüyor bize …  Bir ulusun kaderine etki eden kişinin tabiata – çelimli olsa da olmasa da- insana ve toprağa verdiği değeri anlatan anlamlı bir anı.

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları yazıyor:

1937 yılının bahar mevsimi idi. Gazi Orman Çiftliği’ne, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk. Çiftliğin o parçası meyve bahçesi haline konulmuş, fidanlar sıra sıra dikilmişti. Şimdi gölgeliği ve bol yeşilliği ile çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçların sıralandığı, yaz mevsiminde dahi pek gölgesi olmayan bir yerdi.

Atatürk, bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu. Şimdi uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yol kenarlarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı. Atatürk birden şoföre,

-‘Dur’ diye bağırdı. Yere indiği vakit orada olanlara:

-‘Burada bir iğde ağacı vardı, o nerede?’ diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Çünkü orada çalışanlar, yenilerini dikmekle meşgul idiler.

Atatürk’ün biraz evvelki neşesi kalmamıştı.

Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu. Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.

-‘İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı’ diyordu.    Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti. Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkartmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda olanlara sorular sordu. Kimse bu küçücük ağaca ne olduğu hakkında bir haber veremedi.

Atatürk bu önemsiz gibi görünen işten üzüntü duymuştu. Uyarılarda bulundu, emirler verdi, eski ağaçlar da korunacak ve bakılacaktı.

Çünkü o yeşilliğin hasretini, İstiklal Savaşı boyunca çok çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden, birkaç büyük karakavak ağacının bulunması idi. Onların rüzgârlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.

O gün, çiftlik dönüşü uzun boylu ağaçlardan bahsetti. Tabiatın bu varlığı, insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki, toprağı verimli kılarlar. İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.

Bunun üzerine tartışma konumuz, şu yola dökülmüştü. ‘Coğrafi yöre mi insanlar üzerine tesir yapar, yoksa insanlar mı o yöreye hâkim olurlar?’

Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu.

Ben, tarihi örneklere dayanarak diyordum ki, ‘tabiat büsbütün kısır olursa insan kuvveti ona tesir yapamaz.’ Atatürk ise, insan zekâsının her şeye yapabileceğini, tabiata da son derecede hâkim olabileceği kanısındaydı. Nihayet şu neticeyi, kabul ediyorduk:

-‘İnsan bütün tarih boyunca, tabiatın bazen esiri, bazen de hâkimi olmuş ve bu hal insan topluluklarının medeniyette ilerlemeleriyle paralel olarak gelişmiştir.’

1919 yılında Atatürk Ankara’yı pek az ağaçlı bulmuştu. Bu pek az olanlar birer delildi ki, onlar gibileri çoğalabilir ve daha pek çok yetiştirilebilirdi.

O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi kendisine ideal edinmişti. Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin gerçekleşmesindeki zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.

Atatürk, son hastalık günlerini, ağaç ve orman hasreti içinde tamamladı. Ormanlık ve yeşillik dağ manzarasını gösteren bir tablo O’na, maddi ıstırapları içinde hayal dahi kurmayı sağlamıştı.

İşte bundan dolayıdır ki, Eskişehir’in Sündiken ve İstanbul’un Alemdağ Ormanları’nda, kendisine nekahat devri için tanzim edilecek ve oturabilecek yerler arandı.

Bu isteğini yerine getirmek nasip olmadı. Çünkü o büyük insanın ömrü, 10 Kasım 1938’de bitmişti.

Atatürk’ün bütün bu isteklerini hatırladıkça O’nun Anıtkabri’nin bol ağaçlarla çevrilmesini ve onlar arasında ebedi uykusunu uyumasını ne kadar gönülden arzu ediyorum.

Ulus Gazetesi, 10.XI.1947

Kaynak: Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1981, s. 177–179. Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

1 2 3 12